Slider[Style1]

"Görmek inanmaktır" diye bir tabir vardır. Bu yazımızla, bu tabirin tersi bir anlayışla yapılan bir deneye bakalım.

Stanford Üniversitesi’nden dünyanın önde gelen araştırmacılarından psikiyatrist David Spiegel, önemli hipnoz uzmanlarından biridir. Spiegel, “inanmak, görmektir” adını verdiği bir deney tasarlarlar.

Bir grup gönüllü ve hipnoza müsait deneği eşit sayıda olacak şekilde iki ayrı gruba ayırır. Her bir gruptaki denekleri PET (*) adı verilen cihazın içine, beyinleri taranacak şekilde yerleştirilir. Spiegel, cihaz içindeyken, bir gruptaki deneklere, üzerinde renkli karelerin olduğu bir kâğıt gösterir. Diğer gruptaki deneklere ise üzerinde siyah beyaz karelerin olduğu bir kâğıt gösterir. Her iki gruptaki denekleri hipnotize eder.

Telkin esnasında, renkli karelere bakan gruptaki deneklere, karelerin aslında renksiz (siyah-beyaz) olduğunu, siyah beyaz (renksiz) karelere bakan gruptaki deneklere ise baktıkları karelerin aslında renkli olduklarını söyler.

Hipnozun etkisi altında renkli karelere bakanlar, kareleri renksiz; renksiz karelere bakanlar ise kareleri renkli gördüğünü söylerler.

Peki, deneklerin doğruyu söylediklerini nereden bileceğiz? Bunu, PET cihazının çıktısından anlıyoruz. Beynimizin arka tarafı, görme işlemlerinin yapıldığı bölüm olup oksipital lob olarak isimlendirilir. Bu kısımda ve her iki yarıkürede olmak üzere gözümüzden gelen sinyalleri renk olarak algılayan V4 isimli sinir kümeleri mevcuttur. Bunun anlamı şudur ki, renge duyarlı bu sinir kümeleri bir şekilde (kaza, hastalık, ameliyat vb.) hasarlansa, gözümüzden gelen sinyaller, renk bilgilerini taşıyor dahi olsa, buradaki hasardan dolayı renkleri göremeyiz, bakılan her şey, renksiz diğer bir deyişle siyah beyaz ve grinin tonları olacaktır.

İşte PET denilen cihaz, deneklerin söylediklerinin doğruluğunu burada ortaya çıkartır. Nitekim kâğıttaki renkli karelere bakıp, hipnoz esnasında karelerin renksiz olduğu telkin edilen deneklerin beyinlerindeki renk merkezleri olan V4 isimli sinir kümeleri faaliyetlerini bırakmış, buna karşılık siyah beyaz karelere bakıp da, renkli karelere baktıkları telkin edilen deneklerin renk merkezleri renk görüyormuşçasına faaliyete geçmiştir.

O halde eski klasik düşünceyi artık değiştirebiliriz. Gördüğümüze inanmıyoruz, İNANDIĞIMIZI GÖRÜYORUZ.

Erol
* (PET) Positron Emission Tomography adı verilen ve damar yolu ile enjekte edilen metabolik radyoaktif ajanların biriktiği normal veya patolojik dokuları görüntüleyen nükleer tıp cihazının adıdır. Genel anlamda metabolik veya fonksiyonel görüntüleme için kullanılır.

PET, organ ve dokularda ortaya çıkan fonksiyonel değişikleri gösteren etkinliği kanıtlanmış bir nükleer tıp görüntüleme tekniğidir. Bir şeker türevi olan ve pozitron ışıması yapan flor-18 ile işaretlenmiş fdg molekülü damar yoluyla enjekte edilerek hastaya uygulanır. (Kaynak: Vikipedi)
Son soru ilk kez 21 Mayıs 2061'de insanlık ışığa henüz yeni adım attığında soruldu. Sorulma nedeni beş dolarlık bir bahisti. Şöyle oldu:

Alexander Adell ve Bertram Lupov, Multivac'ın iki sadık teknisyeniydi. Dev bilgisayarın soğuk, tıkırdayan, ışıkları yanıp sönen yüzünün arkasında ne olduğunu bir insan ne kadar bilebilirse, onlar da o kadarını biliyorlardı. Hiç olmazsa artık tek bir insanın bütününü asla bilemediği devrelerin ve aktarıcıların genel planı hakkında birazcık bilgileri vardı.

Multivac gereken ayarlama ve düzeltmeleri kendi kendine yapıyordu. Böyle de olması gerekiyordu çünkü insan eli ile bu işlemlerin yeterince süratle ve doğrulukla yapılması mümkün değildi. Bu yüzden Adell ve Lupov bu dev üzerinde ancak yüzeysel ve çok kısıtlı çalışmalar yapabiliyorlardı. Verileri ona yüklüyorlar, sorularda gereken değişiklikleri yapıyor ve çıkan yanıtları tercüme ediyorlardı. Onlar ve onlar gibi olanlar Multivac'ın zaferinden pay çıkarma hakkına kesinlikle sahiptiler.

Onlarca yıldır Multivac insanın Ay'a, Mars'a ve Venüs'e gitmesini sağlayan gemileri dizayn etmişti. Bunların ötesine gitmeye yeryüzünün fakir düşmüş kaynakları elvermiyordu. Uzun yolculuklar için çok fazla enerji gerekiyordu. İnsan yeryüzündeki kömür ve uranyumu gittikçe artan bir ustalıkla kullanmıştı ama artık her şey tükenmek üzereydi.

Fakat Multivac yavaş yavaş daha derin ve daha kapsamlı sorunları çözümleyebilecek kadar bilgilendi ve 14 Mayıs 2061'de o ana kadar teori olan gerçek oldu.

Güneşin enerjisi depolandı, dönüştürüldü ve tüm gezegende doğrudan kullanılmaya başlandı. Bütün dünya bitmek üzere olan kömürü yakan, uranyum fizyonunu gerçekleştiren düğmeleri kapatıp Ay ile dünyaya eşit uzaklıkta yeryüzünün çevresinde dönen bir mil çapında küçük bir istasyona bağlandı. Artık tüm yeryüzü güneş enerjisinin görünmez ışınları ile çalışıyordu.

Bu müthiş zaferin kutlamaları yedi gündür sürüyordu ve henüz sona erecek gibi de görünmüyordu. Adell ve Lupov en sonunda kalabalıktan kaçıp onları kimsenin aramayı akıl edemeyeceği bir yere saklanmışlardı. Bu yer Multivac'ın muazzam bedeninin bir kısmının görüldüğü yeraltı bölmelerdi. Bir tatili kesinlikle hak eden Multivac da başında kimse olmadan tembel tıkırtılarla verileri düzene sokuyordu. Teknisyenler bu duruma saygı duydular ve onu rahatsız etmeyi -. başlangıçta- akıllarına getirmediler. Yanlarında bir şişe getirmişlerdi ve bütün istedikleri içkinin eşliğinde birlikte rahatlamaktı.

"Düşünecek olursan, ne kadar şaşırtıcı bir şey" dedi Adell.

Geniş yüzünde yorgunluk çizgileri vardı. Cam bir kamışla yavaş yavaş içkisini karıştırarak bardağın içindeki buz parçalarının hareketini seyrediyordu.

"Sonsuza kadar kullanabileceğimiz bedava enerjiye sahibiz. Örneğin onu yer küreyi eritip kocaman bir katışık demir damlasına dönüştürmekte kullansak, harcanan kısmı devede kulak bile olmaz. Artık sonsuza kadar ihtiyacımız olan enerjiden çok daha fazlasına sahibiz."

Lupov başını yana eğdi. Birisi ile zıtlaşmak istediğinde böyle yapardı. Şimdi de zıtlaşmak istiyordu, kısmen de içki şişesini, buzları ve bardakları o taşımak zorunda kaldığı için. . "Sonsuza kadar değil" dedi.

"Haydi canım, hemen hemen sonsuza kadar. Güneş bitinceye kadar, Bert."

"Bu sonsuza kadar demek değil."

"Pekala öyleyse. Milyarlarca yıl. Yirmi milyar belki. Tatmin oldun mu?"

Lupov parmaklarını seyrekleşmiş olan saçlarının arasından geçirdi ve içkisinden küçük bir yudum aldı.

"Yirmi milyar yıla sonsuzluk denmez."

"Sonuçta insanlar yaşadıkça onlara yetecek değil mi?"

"Uranyum ve kömür de yeterdi."

"Tamam ama her bir uzay gemisini Solar İstasyona bağlayabiliriz ve gemiler yakıt kaygısı olmadan Pluto'ya milyon kez gidip gelebilirler örneğin. Ne Uranyum ne de başka bir kaynakla bunu yapamazsın. Bana inanmıyorsan, Multivac'a sor."

"Sormama gerek yok, biliyorum."

"O zaman Multivac'ın bizim için yaptıklarını küçümse-meyi bırak" dedi Adell. Öfkelenmişti. "Müthiş bir iş başardı."

"Başarmadı diyen yok ki. Ben yalnızca güneş sonsuza kadar yetmez diyorum. Bütün söylediğim bu. Yirmi milyon yıl güvendeyiz, tamam, peki sonra?"

Lupov hafifçe titreyen parmağını ona doğru salladı. "Sakın başka bir güneşe geçeriz deme."

Bir süre sessizlik oldu. Adell aralıklarla içkisini yudumladı ve Lupov'un gözleri kapandı. Gevşediler.
Sonra Lupov aniden gözlerini açtı. "Bizim güneşimiz bittiğinde bir başka güneşe geçeceğimizi düşünüyorsun değil mi?"

"Hiçbir şey düşünmüyorum."

"Düşünüyorsun. Sende mantık zafiyeti var. Senin sorunun bu. Aniden sağanağa yakalanan ve ormana koşup bir ağacın altına sığınan bir adam gibisin. Islanmaktan korkmazsın çünkü o ağaç olmazsa daha sık yapraklı başka bir ağacın altına sığınabileceğini düşünürsün."

"Anladım" dedi Adell, "Bağırma. Güneşin sonu geldiğinde öteki yıldızların da sonu gelmiş olacak."
‘Tabii gelmiş olacak’ diye mırıldandı Lupov. "Hepsi orijinal kozmik patlama ile oluştu -o her neyse ve bütün yıldızların zamanı bittiğinde onunki de bitecek. Bazıları diğerlerinden daha çabuk tükenir. En büyükleri yüz milyon yıl bile yaşamaz. Güneş yirmi milyar yaşayacak, cüceler belki yüz milyar, en fazla. Ama bir trilyon yıl sonra her şey karanlık olacak. Entropi mutlaka maksimuma ulaşır, o kadar."

"Entropinin ne olduğunu biliyorum" dedi Adell gururunun incindiğini belli ederek.

"Bok biliyorsun."

"En azından senin kadar biliyorum."

"Öyleyse her şeyin bir gün tükenmek zorunda olduğunu, biliyorsun."

"Aman tamam, tamam. Bitmez diyen oldu mu?"

"Sen dedin. 'Sonsuza kadar ihtiyacımız olan tüm enerjiye sahibiz' dedin. 'Sonsuza kadar' dedin."

Zıtlaşma sırası Adell'e gelmişti. "Belki bir gün yeni bir yol buluruz" dedi.

"Asla."

"Neden olmasın? Bir gün."

"Asla."

"Multivac'a sor."

"Multivac'a sen sor. Haydi bakalım. Beş dolara bahse giriyorum, olmaz."

Adell bunu deneyecek kadar sarhoş, soruyu gerekli sembollerle soracak ve işlemleri yapacak kadar ayıktı. Soru yaklaşık olarak şöyleydi: İnsanlık bir gün güneş yaşlanıp öldüğünde net enerji kaybı olmaksızın onu yeniden genç haline döndürebilecek mi?

Ya da daha basitleştirip şöyle diyebiliriz: Evrendeki net entropi miktarı çok büyük ölçüde nasıl azaltılabilir?

Işıkların yanıp sönmesi yavaşladı, uzaktan gelen bağlantı devrelerinin tıkırtıları durdu. Multivac öldü.
Sonra, ödü kopmuş teknisyenlerin artık nefeslerini daha fazla tutamayacakları anda birden canlandı, yazıcısı çalışmaya başladı. Çıkan kağıtta şu kelimeler yazılıydı: ANLAMLI BİR YANIT İÇİN YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL.

Sabah olduğunda akşamdan kalma iki arkadaşın kafaları ağrıdan çatlıyordu. Bir gece önceki olayı tümüyle unuttular.

***

Jerrodd, Jerrodine ve Jerrodette I ve II vizi-ekrandaki yıldızların görüntüsüne bakıyordu. Gemi zamanın olmadığı dış-uzaydan geçişini tamamladı. Yıldız yağmurunun tam ortasında aniden bir parlak mermer disk belirdi.

Jerrodd kendinden emin, "Bu X-23" dedi. Heyecandan sımsıkı arkasında birleştirdiği küçük ellerinin eklemleri bembeyaz olmuştu.

Küçük Jerodettelerin (ikisi de kız) dış-uzay geçidinden ilk geçişleriydi. Bir anlık içerde — dışarıda olma duygusu onları etkilemişti. Kıkırdayarak annelerine koştular. "X-23'e geldik! X-23'e geldik! X-"

"Susun çocuklar" dedi Jerrodine sertçe. "Emin misin Jerrodd?"

Jerrodd "Emin olmayacak ne var?" diye sordu tavanın biraz aşağısındaki şekilsiz metal çıkıntısına bakarak. Çıkıntı oda boyunca uzanıyor, her iki duvarın içinde kayboluyordu. Uzunluğu geminin uzunluğu kadardı.

Jerrodd'un bu kalın metal kablo hakkında bütün bildiği isminin Microvac olduğu ve bir soru sorulduğunda yanıt verdiğiydi. Canınız soru sormak istemediği zamanlarda da yaptığı görevler vardı; Gemiyi önceden belirlenen yere ulaştırmak, çeşitli galaktik enerji istasyonlarından beslenmek, dış-uzay sıçramaları için gerekli hesapları yapmak gibi.

Jerodd ve ailesine gemideki rahat dairelerinde beklemekten başka yapacak bir şey kalmıyordu.
Bir zamanlar birisi Jerodd'a 'Microvac'ın sonundaki 'ac'ın İngilizcede 'analog computer' anlamına geldiğini söylemişti ama bunu bile pek aklında tutamıyordu.

Jeroddine'nin vizi-ekrana bakan gözleri yaşlıydı. "Elimde değil. Dünyadan ayrılmak bana zor geliyor."

"Neden zor olsun canım?" dedi Jerodd. "Orada hiçbir şeyimiz yoktu. X-23'te her şeyimiz olacak. Yalnız olmayacaksın. Öncü göçmen olmayacaksın. Gezegende şimdiden bir milyonun üzerinde insan bulunuyor. Düşünsene, torunlarımızın torunlarının zamanında X-23 o kadar kalabalık olacak ki, yeni dünyalar arayacaklar." Bir süre düşüncelere daldı sonra, "İyi ki bilgisayarlar uzayda yolculuk yapmayı mümkün kıldılar. İnsan ırkı o kadar hızlı çoğalıyor ki."

Jeroddine çok mutsuz, "Biliyorum, biliyorum" dedi.

Jeroddette atıldı, "Bizim Microvac'ımız dünyanın en iyi Microvac'ı."

Jerrodd onun saçlarını okşayarak, "Ben de öyle düşünüyorum" dedi. İnsanın kendi Microvac'ı olması çok hoş bir şeydi. Jerrodd daha erken doğmamış olduğu için memnundu. Babasının gençliğindeki bilgisayarlar inanılmaz büyüklükteydiler. Her gezegende yalnız bir tane bulunurdu. Gezegen AC'si denirdi onlara. Teknolojinin gelişmesi sayesinde transistörlerin yerini moleküler vanalar almıştı. Böylece artık en büyük AC bile bir uzay gemisinin yarısı kadardı.

Kendi özel Microvac'ının güneşi ilk zapt eden o eski ve ilkel multivac'a kıyasla ne kadar gelişmiş olduğunu düşündü ve keyiflendi. Jerrodd'un bilgisayarı dış-uzay sorununu ilk çözen ve böylece yıldızlara yolculuğu mümkün kılan Dünya'nın Gezegen AC'sinden bile çok üstündü.

Kendi düşüncelerine dalan Jerroddine içini çekti, "Ne kadar çok yıldız, ne kadar çok gezegen var. Bana kalırsa aileler bizim şimdi yaptığımız gibi yeni yeni gezegenlere gitmeyi sürdürecek, sonsuza kadar."

"Sonsuza kadar değil" dedi Jerrodd gülümseyerek. "Bir gün bu duracak ama daha milyarlarca yıl sürer. Yıldızların bile sonu gelir biliyorsun. Entropi durmadan artar."

Jerroddette II incecik sesiyle, "Entropi nedir baba?" diye sordu.

"Entropi, tatlım, evrenin ne miktarda bittiğini anlatan bir sözcüktür. Her şey biter, senin küçük yürüyen-konuşan robotun gibi."

"Peki, sen evrene yeni bir güç ünitesi takamaz mısın, robotuma yaptığın gibi?"

"Yıldızların kendileri güç üniteleridir canım. Onlar bir kere bitti mi, yenisi yoktur."

Jerrodett I avaz avaz ağlamaya başladı. "Buna izin verme baba. Yıldızların bitmesine izin verme!"

Jerroddine kızmıştı, "Beğendin mi yaptığını?" diye fısıldadı.

Jerrodd da fısıltıyla, "Korkacağını nereden bilebilirdim?" dedi.

Jerrodette I, "Microvac'a sor" dedi. "Yıldızları yeniden nasıl çalıştıracağını ona sor."

"Haydi, sor" dedi Jerrodine, "o zaman susarlar." (Jerrodette II de ağlamaya başlamıştı.)

Jerrodd çaresizce omuzlarım silkti. "Tamam, güzellerim, tamam. Microvac'a soracağım. O bize söyler. Üzülmeyin."

Microvac'a sordu. 'Yanıtı print et' emrini de ekledi.

Jerrodd çıkan selofilm şeridini eline aldı ve neşeli bir tavırla, "Gördünüz mü, Microvac zamanı gelince her şeyi halledeceğini, merak etmemenizi söylüyor" dedi.

Jerrodine, "Ve şimdi yatma vakti çocuklar" dedi, "Yeni evimize varmamıza çok az kaldı."

Jerrodd selofilmi yok etmeden önce üzerindeki yazıyı dikkatle okudu: ANLAMLI YANIT İÇİN YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL.

Omuzlarını silkti ve vizi-ekrana baktı. X-23'e çok yaklaşmışlardı.

***

Lamethli VJ-23X Galaksinin üç boyutlu, küçük ölçüt haritasına bakarak, "Acaba bu konuda bu denli kaygılanmakta haklı mıyız?" dedi.

Nicron'lu MQ-17J başını hayır anlamında salladı. "Hiç sanmıyorum. Şu andaki çoğalma hızımızla beş yıl içinde tüm Galaksi dolmuş olacak, biliyorsun."

İkisi de yirmili yaşların başlarındaydı. İkisi de uzun boylu ve kusursuz görünümlüydüler.
"Yine de" dedi VJ-23X, "Galaksi Konseyine karamsar bir rapor verip vermeme konusunda kararsızım. Onları huzursuz etmek istemiyorum."

"Başka türlü bir rapor vermemiz olası değil diye düşünüyorum. Bırak biraz huzursuz olsunlar. Onları huzursuz etmeye mecburuz."

VJ-23X içini çekti. "Uzay sonsuzdur, elimizin altında yüz milyar Galaksi var. Hatta daha bile fazla."

"Yüz milyar sonsuz demek değildir! Gittikçe de daha az sonsuz oluyor! Düşünsene! Yirmi bin yıl önce insanlık yıldızların enerjisini kullanmaya başladı. Birkaç asır sonra da gezegenler arası yolculuk yapmak mümkün oldu. İnsanlığın küçücük bir gezegeni doldurması bir milyon yıl aldı. Galaksinin geri kalanını doldurması ise yalnızca on beş bin yıl! Şimdi nüfus her on yılda bir ikiye katlanıyor"
VJ-23X onun sözünü kesti. "Bunun nedeni artık ölümsüz olmamız tabii."

"Tamam, pekala. Onu da hesaba katmamız gerekiyor ama ölümsüzlüğün tatsız bir yanı da var. Galaktik AC pek çok sorunumuza çözüm buldu ama yaşlanmayı ve ölümü ortadan kaldırmakla daha önceki tüm çözümlerini geçersiz kıldı."

"Yaşamdan vazgeçmek istemezdin değil mi?"

"Tabii istemezdim!" dedi MQ-17J sertçe. Sonra hemen yumuşadı, "Henüz değil. Daha çok gencim. Sen kaç yaşındasın?"

"İki yüz yirmi üç. Sen?"

"Ben henüz iki yüz olmadım. Neyse konuya dönelim. Nüfus her on yılda bir iki misli oluyor. Galaksimiz dolduğunda bir başka galaksiyi on yıl içinde dolduracağız. Bir on yıl sonra iki tanesini daha, sonraki on yılda dört tanesini. Yüz yıl sonra binlerce galaksiyi doldurmuş olacağız. Bin yıl sonra bir milyon galaksiyi. On bin yılda bilinen evrenin tümünü Sonra ne olacak?"

VJ-23X, "Bir de nakliye sorunu var. Bir galaksi dolusu insanı başka bir galaksiye taşımak için kaç güneş birimi güç gerekir acaba?" dedi.

"Çok iyi düşündün. Daha şimdiden insanlık yıl başına iki güneş birimi güç tüketiyor."

"Çoğu da ziyan oluyor. Yalnız bizim galaksimiz yılda binlerce güneş birimi güç üretiyor ve biz yalnızca iki tanesini kullanıyoruz."

"Haklısın ama yüzde yüz randımanla kullansak bile sonu ertelemekten başka bir şey yapmış olmayız. Enerji gereksinimimiz geometrik dizi ile nüfusumuzdan bile hızlı artıyor. Daha galaksileri bitirmeden enerjiyi tüketmiş olacağız. Çok haklısın. Gerçekten çok haklısın."

"Uzay gazlarından yeni yıldızlar yapmak zorunda kalacağız."

"Ya da har vurup harman savurduğumuz ısımızı kullanarak yaparız bunu" dedi MQ-17J, acı acı alay ederek.

"Entropiyi tersine çevirmenin bir yolu olmalı. Galaktik AC'ye soralım."

VJ-23X bunu söylerken pek ciddi değildi ama MQ-17J cebinden AC bağlantı aletini çıkardı ve masanın üzerine koydu.

"Evet, benim de biraz buna aklım yattı" dedi. "Çünkü bu insanlığın eninde sonunda karşılaşacağı bir sorun."

Küçük AC bağlantısına düşünceli gözlerle baktı. Küçücük bir kutuydu bu. İçinde de hiçbir şey yoktu ama dış-uzay kanalı ile tüm insanlığa hizmet veren büyük Galaktik AC’ye bağlıydı. Dış-Uzay düşünülürse Galaktik AC'nin bütünleyici bir parçasıydı. MQ ölümsüz yaşamında bir gün gelip Galaktik AC’yi gözleri ile görüp göremeyeceğini düşünüyordu. AC kendi küçük gezegenindeydi. Eski ilkel moleküler vanaların yerini güç-ışınlarının maddeyi tutan örümcek ağları almıştı. Eterik ötesi çalışmasına karşın Galaktik AC'nin binlerce metre uzunluğunda olduğu biliniyordu.

MQ-17J birden AC bağlantısına sordu, "Entropinin tersine çevrilmesi mümkün mü?" VJ-23X şaşırmıştı.

"Şey, bunu sormanı gerçekten istememiştim" dedi.

"Neden olmasın?"

"Geriye döndürülemeyeceğini ikimiz de biliyoruz. Külleri ve dumanı yeniden bir ağaca dönüştüremezsin."

MQ-17J, "Senin gezegeninde ağaç var mı?" diye sordu.

Galaktik AC'nin sesi konuşmalarını kesti. Masanın üstündeki küçük AC bağlantısından gelen sesi ince ve çok güzeldi. Şöyle dedi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

VJ23X, "Gördün mü!" dedi.

İki adam bunun üzerine Galaktik konseye sunacakları rapora döndüler.

***

Birinci Zee yeni Galaksiyi ve içindeki sayısız yıldızları zihinsel olarak, pek ilgi duymadan taradı. Hiçbir yıldızı gözleri ile görmemişti. Acaba görebileceği bir an gelecek miydi? O kadar çok yıldız var ki! Hepsi de insanlarla yüklü. Ama artık bu yük neredeyse ölümcül bir ağırlık haline gelmişti. İnsanların çoğunluğu artık burada, uzay boşluğunda yaşıyordu.

Ama zihinleri, bedenleri değil! İnsan bedenleri çağlardır -gezegenlerde uykudaydı. Arada bir bazı aktiviteler için canlandıkları oluyordu ama bu gittikçe seyrekleşiyordu. Pek az yeni birey hayata geliyor inanılmaz büyüklükteki kalabalığa katılıyordu ama insanlık bunu sorun etmiyordu. Evrende yeni insanlar için artık yer yoktu.

Birinci Zee zihnine başka bir zihnin ipek dokunuşu ile düşüncelerinden sıyrıldı.

"Ben Birinci Zee" dedi, "Sen?"

"Ben Dee Sub Wun. Galaksin?"

"Biz ona yalnızca Galaksimiz diyoruz. Seninki?"

"Biz de bizimkine öyle diyoruz. Bütün insanlar Galaksiye yalnızca Galaksimiz der. Neden olmasın?"

"Doğru. Zaten bütün Galaksiler birbirinin aynı."

"Hepsi değil. İnsanların ilk ortaya çıktığı bir Galaksi olmalı. Bu onu farklı yapar."

Birinci Zee, "Hangisi bu?" diye sordu.

"Bilemiyorum. Evrensel AC bilir." "Soralım mı ona? Birden merak ettim."

Birinci Zee'nin algılamaları o kadar genişledi ki Galaksiler büzülüp küçüldüler ve çok daha büyük bir arka planın üstüne serpildiler. Zihinleri özgürce uzayda dolaşan ölümsüzlerle yüklü yüzlerce milyar Galaksi. Bir tanesi, çok eski ve belirsiz bir zamanda içinde insan olan tek Galaksiydi.

Birinci Zee o Galaksiyi görmeyi çok merak etti ve seslendi: "Evrensel AC! İnsanlık ilk hangi Galakside var oldu?"

Evrensel AC soruyu duydu, uzaydaki her şeyi duyardı. Alıcıları hep hazır durumdaydı ve her alıcısı dış-uzayın bilinmeyen bir yerinde her şeyden çok uzak ve soğuk AC’ye her şeyi bildirirdi.

Birinci Zee, düşünceleri Evrensel AC’yi algılayabilecek mesafeye yaklaşabilmiş yalnızca tek bir insan tanımıştı. O da elli-altmış santim çapında parlak bir küreyi şöyle böyle görür gibi olmuş.

Birinci Zee ona "Ama Evrensel AC o kadarcık bir şey olabilir mi?" diye sormuştu.

"Büyük bölümü Dış-Uzayda" yanıtını almıştı. "Biçimi nasıldır bilemiyorum."

Bunu kimse bilmiyordu çünkü Evrensel AC’ye insan elinin katkısı olmayalı çok uzun bir süre geçmişti. Her Evrensel AC kendinden sonrakini kendisi dizayn ediyor ve yapıyordu. Her biri milyonlarca yıllık ömrü boyunca kendinden daha üstünü yapmasını sağlayacak verileri topluyordu. Kendi data birikimi ondan sonra gelenin datasının altında depolanıyordu.

Evrensel AC Birinci Zee'nin düşüncelerini böldü. Sözcüklerle değil, rehberlik ederek. Birinci Zee'nin zihni bulanık Galaksiler okyanusuna götürüldü. Galaksilerin bir tanesi büyütüldü ve yıldızları seçildi.
Sonsuz bir mesafeden sonsuz netlikte bir düşünce geldi. "İNSANLIĞIN İLK GALAKSİSİ BUDUR."

Diğer Galaksilerden farklı bir özelliği yoktu, Birinci Zee hayal kırıklığına uğramıştı.

Oraya kadar ona eşlik etmiş olan Dee Sub Wun'un zihni birden sordu, "Ve bu yıldızlardan biri insanlığın ilk gezegeni, öyle mi?"

Evrensel AC, "İNSANLIĞIN İLK YILDIZI NOVA OLDU. O ARTIK BİR BEYAZ CÜCE" dedi.

Birinci Zee şaşırmıştı, düşünmeden sordu, "Üzerindeki insanlar öldüler mi?"

Evrensel AC yanıt verdi: "BÖYLE DURUMLARDA OLDUĞU GİBİ FİZİKSEL BEDENLERİ İÇİN ÖNCEDEN YENİ BİR DÜNYA İNŞA EDİLDİ."

"Ah, tabii" dedi Birinci Zee ama nedense bir yitirmişlik hissi duydu. Zihninde insanlığın ilk Galaksisini salıverdi. Galaksi bulanık mavi noktaların arasında kayboldu. Onu bir daha asla görmek istemiyordu.

Dee Sub Wun, "Ne oldu sana?" dedi.

"Yıldızlar ölüyor. İlk yıldız öldü."

"Hepsi ölür. Ne olmuş?"

"Ama tüm enerji bittiğinde bedenlerimiz de ölecek, onlarla birlikte biz de."

"Buna daha milyarlarca yıl var."

"Milyarlarca yıl sonra bile olsa ben bunun gerçekleşmesini istemiyorum. Evrensel AC! Yıldızların ölmesi nasıl önlenebilir?"

Dee Sub Wun güldü, "Entropinin yönünün nasıl geri çevrilebileceğini soruyorsun."

Ve Evrensel AC yanıt verdi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

Birinci Zee'nin zihni kendi Galaksisine uçtu. Dee Sub Wun'u bir daha düşünmedi. Onun bedeni bir trilyon ışık yılı uzaktaki bir Galakside de olabilirdi, Birinci Zee'nin Galaksisine komşu bir Galakside de. Önemi yoktu.

Birinci Zee canı sıkkın bir halde kendine küçük bir yıldız yapmak üzere gezegenler arası boşluktan hidrojen toplamaya başladı. Yıldızlar bir gün ölecekler ama hiç olmazsa yeni birkaç tane yapılabiliyor.

***

İnsan kendisi ile birlikte düşündü çünkü İnsan zihinsel açıdan tek bir İnsandı. Trilyonlarca ve trilyonlarca yaşı olmayan bedenden oluşmuştu. Bedenler sessiz ve kandırılamaz yatıyorlardı. Her birine mükemmel ve kandırılamaz makineler bakıyordu. Zihinler ise özgürce birbirlerinin içinde erimiş, farklılıkları kalmamıştı.

İnsan, "Evren ölüyor" dedi.

Sönmekte olan Galaksilere baktı. Müsrif dev yıldızlar çoktan, hatırlanamayacak kadar eski geçmişin en hatırlanamaz bölümünde sönüp yok olmuşlardı.

Yıldızlar arasındaki tozlardan yeni yıldızlar inşa edilmişti. Bazılarını İnsan kendisi yapmıştı ve bunlar da tükeniyordu. Beyaz cüceler muazzam güçler kullanılarak bir araya getirilebilir ve yeni yıldızlar yapılabilirdi ama bir beyaz cüceden tek bir yıldız çıkıyordu ve onlar da bitmek üzereydi.

İnsan, "Kozmik AC'nin dikkatli kullanımı ile Evrenin kalan enerjisi daha milyarlarca yıl yetecek" dedi.

"Yine de" dedi İnsan, "sonunda o da tükenecek. Ne kadar idareli kullanılırsa kullanılsın, enerji bir kere kullanıldı mı yok olur ve bir daha yerine konamaz. Entropi sonsuza kadar maksimuma yükselir."
İnsan sordu, "Entropi geri çevrilebilir mi? Kozmik AC’ye soralım."

Kozmik AC ile sarılmışlardı ama uzayın içinde değil. Ac'nin en küçük bir parçası bile uzayın içinde değildi. Dış-Uzaydaydı ve ne madde ne de enerji olan bir şeyden yapılmıştı. Yapısı ve boyutları İnsanın anlayabileceği terimlerle ifade edilebilenin çok ötesindeydi.

"Kozmik AC" dedi İnsan, "Kaç tane Entropi geri çevrilebilir?"

Kozmik AC yanıt verdi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

İnsan, "Ek veri topla" dedi.

Kozmik AC, "TOPLAYACAĞIM. YÜZLERCE MİLYAR YILDIR TOPLUYORUM. BENDEN ÖNCEKİLERE BU SORU ÇOK KERELER SORULDU. TÜM VERİLER YETERSİZ KALIYOR."

İnsan sordu, "Verilerin yeterli olacağı bir zaman gelecek mi, yoksa sorun olası tüm koşullarda çözümsüz mü?"

Kozmik AC Yanıt verdi; "OLASI TÜM KOŞULLARDA ÇÖZÜMSÜZ OLAN SORU YOKTUR."

İnsan, "Soruyu yanıtlamak için yeterli verileri ne zaman elde edeceksin?" dedi.

Kozmik AC yanıtladı, "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

İnsan, "Üzerinde çalışmayı sürdürmeye devam edecek misin?" diye sordu.

Kozmik AC yanıt verdi, "EDECEĞİM."

İnsan, "Bekliyoruz" dedi.

Yıldızlar Ve Galaksiler öldüler ve söndüler. On trilyon yıl kullanıldıktan sonra uzaydaki her şey karanlığa büründü.

İnsan birer birer AC'nin içinde eridi. Fiziksel bedenler zihinsel bireyselliğini kaybetti ama bu bir kayıp değil kazanç oldu.

İnsan'ın son zihni AC’ye katılmadan önce bir an durdu. İçinde son bir karanlık yıldızın tortusundan başka bir şey görülmeyen uzaya baktı. Bir de inanılamayacak kadar ince bir madde vardı. Niteliği belirsiz ısının kesin sıfıra doğru tükenişinin etkisi ile rasgele hareket ediyordu.

İnsan, "AC, bu son mu?' dedi. "Bu kaos yeniden Evrene dönüştürülebilir mi? Yapılabilir mi bu?"

AC yanıt verdi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

***

İnsan'ın son zihni de AC'nin içinde eridi ve var olan yalnız AC kaldı -O da Dış-Uzayda.

Madde ve enerjinin yok oluşu ile birlikte zaman ve mekan da yok oldu. AC bile yalnız son bir soruyu yanıtlamak amacı ile var olmayı sürdürüyordu. O soru ilk kez on trilyon yıl önce yarı sarhoş bir bilgisayar teknisyeni tarafından sorulmuştu. Şimdi -artık şimdi varsa- AC o bilgisayara İnsan'ın o zamanki insana benzediğinden bile daha az benziyordu. Tüm diğer sorular yanıtlanmıştı ama bu son soru yanıtlanmadan AC bilincini salıveremezdi.

Toplanabilecek tüm veriler toplandı, bitti. Artık daha fazlası toplanamazdı.Geriye bir tek toplanan tüm verilerin arasındaki ilişkilerin belirlenmesi ve olası tüm kombinasyonların oluşturulması işi kalmıştı. Bunu yapmaya zaman olmayan bir zaman harcandı.

AC entropinin yönünün nasıl tersine çevrileceğini buldu. Ama bu son sorunun yanıtının bildirileceği kimse yoktu. Zarar yok. -Uygulamalı olarak verilecek olan- Yanıt bunu da halledecekti.

Zamanla ölçülemeyen bir süre boyunca AC bunu en mükemmel biçimde nasıl gerçekleştireceği üzerinde düşündü. Programı özenle organize etti.

AC'nin bilinci -ki bir zamanlar tüm Evrendi- Kaosu ele alıp uzun uzun düşündü. Adım adım yapılması gereken yapılmalıydı.

Ve AC Işığa "OL!" dedi.

Ve Işık oldu...

Isaac Asimov
Son Soru
Takvimlerin 23 Ağustos 2020’yi gösterdiği o gün insanlık adına başlayan mühim bir yürüyüşün son adımı atılacaktı. 1977 Eylül’ünde Güneş Sistemi’nin dışına yollanan Voyager 1, artık “bulunmaktan” başka bir vazifesi kalmadığı için tamamen kapatılacaktı. 2020’deki bu son adım daha araç gönderilmeden planlanmıştı; zira o kadar uzaktayken insanlara sunabileceği bir şey kalmayacaktı.

NASA’nın JPL biriminin California’daki merkezinde her şey güzel başlamıştı. Voyager 1’den gelen telemetri verilerinin yansıtıldığı kocaman ekranın önünde basın mensuplarına kokteyl veriliyordu. Kürsüden insanlığın uzay macerasıyla ilgili birkaç duygusal konuşma yapıldıktan sonra, Voyager 1’deki altın plağa konmuş şarkılar eşliğinde sohbetler edildi. Saat 16:00’ya programlanan “şalteri indirme” etkinliğinden kırk dakika önce probun cayroskopik operasyonlarından sorumlu olan Rachel, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etti. Onun kaygıyla ekrana baktığını görenler yüzlerini aynı yere çevirdiler. Salondaki konuşmalar azalarak kesildiğinde herkes ekranda artık değişmeyen, sabitlenmiş sayılara bakıyordu. Saat dışındaki tüm veriler aniden duruvermişti.

NASA’nın basın müşaviri Thomas, gazetecilere çaktırmamaya çalışarak Umut’un yanına gelip “şalteri vaktinden önce mi indirdik?” diye sordu. Umut diliyle dişi arasından “İlgisi yok…” diye fısıldadı. “Alet buraya 20 saat uzaklıkta. Her ne olduysa 20 saat önce olmuştur”. Gazetecilerin ortalama bir insandan daha hassas kulaklara sahip olduklarını unutmuşlardı. Haberin kokusunu alan gazeteciler soru yağdırmaya başladılar. JPL başkanı ortamı sakinleştirmek amacıyla “tamam tamam beyler hanımlar…” diyerek herkesin görebileceği bir yere geçti. “İzin verirseniz şimdi ne olduğunu öğrenip size aktaracağız. Rahat çalışabilmemiz için maalesef sizleri bir süreliğine lobiye almak zorundayız” dedi ve gazeteciler Thomas’ın mihmandarlığında dışarıya çıkarıldılar.

Yerlerine geçen Voyager 1 ekibi eldeki verilere dayanan tüm sistem testlerini yaptılar. Her şeyin sağlaması yapıldıktan sonra ortaya son derece tuhaf bir sonuç çıktı: Voyager 1 tıkır tıkır çalışıyordu fakat küçük bir sıknıtısı vardı: İlerleyememek. Araç her ne olduysa Güneş’ten tam 150 AU uzaklıkta pozisyonunu sabitlemişti.

Geri dönen Thomas, “Emin misiniz?” diye sordu kenara çektiği JPL başkanına. “Dışarıda iştahla bekleyen gazetecilere bunu mu söyleyeceğim? Nasıl olur?”

“Emin değiliz. Voyager 20 saat uzaklıkta olduğu için şimdi talep ettiğimiz bazı veriler ancak 40 saat sonra gelebilir. Ne var ki, o zamana dek gelmiş ve hâlâ gelmeye devam eden verilerde başka hiçbir sorun görünmüyor. İlginç bir şekilde araç aniden durmuş gibi…”

“Bu mümkün mü?”

“Elbette değil. Belki basit bir sensör arızasıdır. Bir asteroide çarpmıştır diyeceğim ama… Diğer veriler… Neyse… Beklemekten başka çaremiz yok.”

“Her ne olduysa tam 150,00 AU’da olması biraz tuhaf değil mi?”

“Tuhaf… Belki yazılımdaki bir hata buna neden olmuştur ve aynı hata yuvarlama hatası da yaratıyordur. Erkenden bir şey söylemek zor. Ekip araştıracak. Eski ve kenarda kalmış bir program olduğu için çok bilgi sahibi değilim. Ben de rapor bekliyorum.”

“Dışarıdakilere ne diyeyim?”

“Sistemde bir arıza var, 40 saat sonra teyit edeceğiz… Nasıl?”

“Vakit kazandırır…”

*

Yönetici takımı olayın basit bir arızadan kaynaklandığını umuyorlardı. Arızayla baş etmek kolaydı: “Voyager’da son anda bilmemne arızası çıktı. Zaten şalteri de indirecektik ve zahmete girmeye değmeyeceğini düşündük…”

Ancak Voyager 1 gerçekten de tam olarak 150,00 AU’da, kelimenin tam anlamıyla boşlukta öylece çakıldıysa, bunu açıklamak pek kolay olmazdı. Vuku bulan gerçekten de buysa muhtemelen konunun tartışılacağı yer artık California Teknoloji Enstitüsü değil, Beyaz Saray olacaktı.

Öyle de oldu. 41 saat kadar sonra NASA başkanı kendini Amerikan Başkanı’nın bilim danışmanı Sera’ya konuyu aktarırken buldu. Aracın nasıl olup da durduğunu mantıklı bir şekilde izah edemiyordu.

“Daha fazla bilgi almanın yolu yok mu?” dedi danışman.

“Var… Voyager 1, 1990 yılında Güneş Sistemi’nden son fotoğrafını aldığında üzerindeki kamerayı deaktive etmiş ve yazılımını kaldırmıştık. Onu yeniden devreye sokacağız.”

“Olanlara dair bir teoriniz var mı?”

“Tüm personelim kafa yoruyor. Somut tek bir hipotez var; ondan da ancak bilimkurgu öyküsü çıkar… ”

NASA başkanının bahsettiği hipotezi NASA’nın en yaşlı çalışanlarından birisi olan Carl Heermer öne sürmüştü. Hipotezse 2000 yılında Stephen Baxter tarafından ortaya atılan Planetoryum Hipotezi’ydi. 1963’te Kardashev adlı sovyet astronom, uzaydaki olası uygarlıkların hakim olabildikleri enerji miktarına göre K1, K2 ve K3 diye sınıflandırılabileceğini öne sürmüştü. Baxter da K3 cinsinden bir uygarlığın 100 AU’luk çapta bir simülasyon yaratabileceğini hesaplamış, Güneş Sistemi’nin çok gelişmiş bir uygarlığın yarattığı fiziksel bir simülasyonda bulunabileceğini öne sürmüştü. Carl’a göre Baxter haklı olabilirdi ama fazla itidalli davranmıştı: Güneş Sistemi, çapı 300 AU olan bir simülatörde olabilirdi.

Bilim danışmanı, “Yani Güneş sisteminin bir tür laboratuvar tüpünde yer aldığını mı söylüyorsun?”

“Hayır elbette… Bu sadece bir spekülasyon. Ancak Voyager’in durması o kadar anlamsız ki, öne sürülen hipotezler de aynı derecede anlamsızlar.”

“Fotoğraflar geldiğinde orada olmak istiyorum.”

“Tamam. Kamerayı aktive edip ilk fotoğrafları almamız asgari 48 saat sürecek.”

“Bekleriz. 4,5 milyar yıllık bir simülasyon için kısa bir süre.”

*

Mojave Çölü’ndeki Goldstone anteni, kamera aktivitesini onaylayan ilk fotoğrafı aldı. Hemen teyit sonrası adımlara geçildi: Voyager kamerasına saat yönünde dönerken 15 derecede bir görüntü alması söylendi. Bu yeni fotoğrafların gelmesi için 40 saat beklenecekti.

Sera California’ya bu süre zarfında ulaştı. İlk işi NASA veya JPL başkanını değil, Carl’ı görmek oldu. Uzun bir süredir alımlı bir kadına –hatta bir kadına- randevu vermeyen Carl’ın keyfine diyecek yoktu. “Biz bu hipoteze hayvanat bahçesi senaryosu da derdik.” dedi bar taburesinde birasını yudumlarken. “Bu fikir Fermi Paradoksu’ndan doğdu. ‘Madem evrende başka uygarlıklar var, o halde neredeler?’ dedi Fermi haklı olarak. Tamam, ziyaret edilmemiş olabiliriz ama radyo sinyalleri nerede? Hiç mi iletişim kurmuyor, hiç mi haberleşmiyorlar? İşte Baxter bu “büyük sessizliğe” başka bir açıklama önerdi: Onları görmemizi istemiyorlar çünkü onlar için beyaz farelerden başka bir şey değiliz.”

“Peki Carl… Eğer gerçekse… Yani gerçekten Güneş Sistemi’miz bir tür hayvanat bahçesinden ibaretse…” dedi Sera.

“Her şey olabilir. Kafesten çıkmaya kalkıştık diye terbiyecimiz gelip bize sopa atabilir. Belki de ödüllendirmek için birkaç fıstık atarlar. Ya da yaratıcımız her kimse çoktan ölmüştür. Bence bize ne yapacaklarından daha önemli sorunlarımız var.”

“Nedir o?” dedi Sera merakla.

“Bunca bilimsel birikimimize ne olacak? Orada dev bir ekran varsa eğer, her şey bir görüntüden ibaret demektir. Bizi evrenin sessizliğine inandıran bir görüntü… Bir açık hava sineması Sera. Einstein, Hawking, Büyük Patlama, genişleyen evren… Evrenin en uzun metrajlı filmi bu. Hepsini unut! Tüm bildiklerini.”

*

Fotoğraflar geldiğinde gizli servisler devreye girmek zorunda kaldı çünkü Voyager’ın tam karşısında kocaman bir “150 AU” tabelası duruyordu. Voyager 1 Karayolları Genel Müdürlüğü’nün değil NASA’nın aleti olduğuna göre bunun tek bir açıklaması vardı: Birileri Voyager’ın sinyalini karıştırıyordu!

“Ockam’ın usturasını resmen es geçtik Sera. Basit olan açıklamayı değil, abidik gubidik senaryoları dikkate aldık. Voyager’ın şalterini o gün indireceğimizi duyurmuştuk. Kabiliyetli birkaç korsan –nasıl yaptılar bilmiyorum ama- önce bizim verilerimizi manipüle edip Voyager’ın 150 AU’da durduğuna inanmamızı istediler. Şimdi de yıldızlı bir arka planda 150 yazan karayolu tabelasının durduğu resimler gönderiyorlar. Dünyanın gözü önünde bizimle dalga geçiyorlar.” dedi.

Sera emin değildi. Alelacele oluşturulmuş raporda yeralan, nerede güvenlik açığı olabileceğine dair teorileri ikna edici bulmamıştı. Elbette bunu başkana söylemedi.

O saatlerde Voyager’a sürekli görüntü alma talimatları iletiliyor, 20 saatlik yolu aşıp gelen veriler görselleştiriliyordu. Yeniden Voyager ekibine atanan eski görsel uzmanlarından birisi çığlık atınca herkes başına üşüştü: Aracın en ilkel cep telefonunkinden misli misli kötü kamerasıyla ilettiği fotoğraflardan sonuncusunda Voyager’ın bizzat kendisi görünüyordu: Voyager kendi resmini gönderebilmişti; çünkü karşısına bir ayna konmuştu.

150 tabelası geldiğinden beri araştırma için gizlilik kararı alındığından basın mensuplarına bir şey açıklanmıyordu. Lakin bilginin sızması engellenememişti. TV’de her akşam binbir çeşit spekülasyon tartışılıyordu. Spiritüeller aslında 150’nin eski uygarlıklarda çok önemli bir sayı olduğunu anlatıyor, yeni kurulan “150 kilisesi” mürit topluyor, müslüman ülkelerde okutulan cuma hutbelerinde “biz zaten biliyorduk” havası atılıyordu. Bir hafta içinde farklı dillerde yüzün üstünde “150” adlı kitap yayımlanmıştı.

Voyager’ın durmasından 15 gün kadar sonra, California Teknoloji Enstitüsü’nün toplantı odası gergin bir toplantıya ev sahipliği yapıyordu. Masada NASA’nın ağır toplarının yanısıra ulusal güvenlik birimlerinin yöneticileri oturuyordu. Voyager’ın ulusal bir proje olması nedeniyle Rusya, Çin ve Japonya’nın yardım teklifleri reddedilmiş, ABD vatandaşı olmayan NASA çalışanlarına ücretli izin verilmişti.

“Fotoğraf hilesi” dedi başkanın güvenlik danışmanı. “Başka bir açıklaması olamaz.”

“Öyleyse uzmanlık ürünü bu. Ekibim fotoğraflardaki yıldızlara odaklandılar. Hepsi fotoğrafların çekildiğini düşündüğümüz açılara göre doğru konumda ve parlaklıktalar. Böyle bir hileyi ancak aracın konumunu ve uzayı avucunun içi gibi bilen biri yapabilir.”

“Konumu bilebilirler mi?” dedi Beyaz Saray güvenlik danışmanı.

“Elbette. Aracın dümdüz olan rotası belli. Uzaklığını da web’den ilan ediyoruz zaten.”

Derken kapı çalındı. Başını uzatan personel “Sanırım acil bir durum var” deyip, yetkilileri komuta merkezine çağırdı.

*

Herkesin başına üşüştüğü bilgisayar ekranında Voyager’dan yeni gelen görüntülerde yaşlı, beyaz bir erkeğe ait fotoğraf görünüyor, altındaki notta “Dış kapıdaki bu adamı içeri alın” yazıyordu. Sona gelinmiş, şakacılar deşifre olmaya karar vermişlerdi demek…

İçeri alınması istenen adamı gerçekten de binanın önünde beklerken buldular. FBI müdürü hemen yakalanıp sorgulanması gerektiğini söylese de NASA başkanı biraz konuşmanın zararı olmayacağına ikna etti onu. Boynuna astığı yaka kartında “150” yazan, Bertrand Russell’a benzerliği gözden kaçmayan, bir İngiliz centilmeni gibi giyinmiş adamı çok sıkı bir güvenlik taramasından geçirdikten sonra yukarıdaki toplantı odasına aldılar.

“Konuşmama müsaade var mı?” diye sordu centilmen. Kollarını kavuşturmuş takım elbiseli adamlar arkalarına yaslanıp aynı beyefendilikle “lütfen” dediler.

Adam genzini temizledikten sonra “Sizin K3 dediğiniz sınıftan bir uygarlığın temsilcisiyim. Size selam getirdim!” deyip bekledi. Kimse tarafından ciddiye alınmadı söyledikleri ama o ana dek kambur oturan Carl’ın doğrulduğu gözden kaçmadı.

“Ciddiye almayacağınızı tahmin ediyordum. Bu yüzden size Voyager’ın çalışmasını yıllar önce durdurduğunuz kızılötesi spektrometresinden bir parça söküp getirdim. Nostaljik bir ev hediyesi…” derken iç cebinden metal bir kutu çıkardı. Kutuyu Carl’a uzatırken “zaten kullanmadığınıza göre kızmazsınız değil mi?” diye ekledi. Voyager programının emektar mühendisi parçayı incelemeye koyuldu.

“Maalesef bir simülasyondaydınız. Yediniz, içtiniz, eğlendiniz, savaştınız, devrimler yaptınız, Ay’a gittiniz, hatta duvara çarpmayı başardınız… Biz duvar diyoruz oraya: Yıldızınıza 150 AU uzaklıkta bir set. Bizler için küçük ama sizleriçin epey büyük bir adım. Tebrikler! ” dedi ve alkışlamaya başladı: “Bravo… bravo…!”

FBI müdürü NASA başkanının kulağına eğilecek oldu ama başkan onu eliyle durdurdu. Son derece sakin bir ses tonuyla “sadede gelir misiniz?” dedi.

“Tabii… Çoğunlukla gezegeniniz çok hücreli yaşama geçemiyor; bazen geçiyor ama meteor düşmediğinden dinozorlara yem oluyorsunuz. Meteorun iyiliğini gördüğünüz zamanlar nadiren de olsa bilimsel devrim gerçekleştirecek kadar ilerliyor ama bu defa da birbirinizi nükleer silahlarla yok ediyorsunuz. Kısacası: Yaklaşık yüz bin deneyde bunu ilk başaran siz oldunuz. Takdire şayan!”

“Çoğunlukla… Nadiren… Yüz binlerce… Ne demek bunlar? İlk derken neyin ilki?” dedi başkan.

“Sürekli tekrarlanan bir deney. Büyük sayılar yasasına uygun olarak akıllı yaşama dair olasılıkları ölçmeye çalışıyoruz. Gezegeninizi veya birbirinizi yok etmeden uzaya çıkabilme olasılığınız önemli… Kıstas duvara ulaşmak ve siz ilk örneksiniz. Bizzat gelip kutlamak istedim.”

“Yani her biri milyarlarca yıl süren deneyler mi yapıyorsunuz?” dedi Sera. İnanmış göründüğü için bir an budala gibi hissetti.

“Ortalama 4,5 milyar yıl. Sisteminizin yaşı. Simülasyon içinde bu kadar ama dışarıda öyle değil. Senkronize yürütülen yüz kadar deney –başarınıza göre- on ila elli dakika sürüyor.”

Bu sırada “İnanılmaz…” diye haykırarak araya girdi Carl. “Bu gerçek. Tamamıyla gerçek! İşte şu çerçeveye çaktırmadan küçük bir imza atmıştım. Aynen duruyor. Aman yarabbim!”

Kutuyu eline alan her yetkili imzayı görene kadar bir süre bakıyor, sonra kutuyu yanındakine veriyordu. Kutu elden ele dolaşırken odadaki gerginlik artıyordu. Kutuyu inceleyip tekrar Carl’a veren Sera müzakere ederken işe yaradığına inandığı ses tonuyla konuşmaya başladı: “Beyefendi… Gerçeği söyleyeyim mi? Açıkçası bunun kötü bir şaka olduğunu, Voyager’ın frekansına karışan bir grubun lideri olduğunuzu düşünüyoruz. Bu kızgın beylerin sizi bu kadar dinleyeceğini bile beklemiyordum. Neyse… Ben sorumu sorayım: Anlattıklarınızdan ve yapabildiklerinizden ötürü astronomi bilginizin ve genel kültürünüzün yerinde olduğunu varsayıyorum. Sagan prensibini siz de biliyor olmalısınız: Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Sizin böyle bir kanıtınız var mı?”

“Güneş tutulmasına ne dersiniz?” dedi adam tebessüm ederek. Oturanlar onun neyi kastettiğini anlamadılar fakat çok geçmeden pencereden giren ışık azalmaya, masmavi gök kararmaya başladı. Şaşkınlıktan ilk sıyrılan FBI müdürü oldu ve ayaklanmaya kalkıştı ama NASA başkanı onu kolundan yakalayarak yerine oturttu. Ortam tamamen karardığında odanın dışından gelen gürültülerden binada bir kargaşa başladığı anlaşılıyordu. Carl kalkıp ışıkları yaktı. Keyifli görünen tek kişi oydu, zira diğerleri paniğe kapılmışlardı. Sera’yla göz göze geldiler: Hayvanat bahçesi kapatılıyordu.
Başkan atıldı: “Ne olacak peki şimdi?”

“Simülasyon sıfırlanacak.”

“Yani?” dedi FBI müdürü.

“Yani hayat sona erecek.”

“Nasıl? Şimdi mi? Hemen mi? Tüm insanlar ölecek mi?”

“Çok bencilsiniz bayım. Başka canlılar da var. Ayrıca teknik olarak ölmek fiili hatalı.”

“Bu kadar kolay mı? Başkanı, halkı bilgilendirmeli, tüm dünyaya haber vermeliyiz…”

“Neye yarayacak?”

“Bari ailelerimizi arasaydık?”

“Üzülmekten başka şeye yaramaz. Hem sizi iknaya gelmedim ki!”

“Ama 8 milyar insanın aniden yok ola…”

*

D-99059 BİLGİLERİ SAKLANDI.

D-99156 DENEYİ BAŞLATILIYOR.

YILDIZLAR… YARATILDI. GEZEGENLER… YARATILDI. İLK CANLI MANUEL OLUŞTURULSUN MU? (E/H)… H DUVAR ÇAPI? (AU) :___ Zaman aşımı… Lütfen değer giriniz!

DUVAR ÇAPI? (AU) : 500

<<>>
Tevfik Uyar, Tek Kişilik Firar
(Bu öykü, 17. TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülmüştür.)
Kaynak
Gelecekte yapılması beklenen Mars yolculuğu hepimizi heyecanlandırıyor, fakat bundan önce bu tür uzay yolculuklarının insan bedenini nasıl etkileyeceğini anlamamız gerekiyor.

NASA, 2015 yılında uzayda uzun bir süre kalmanın insan bedeni üzerindeki etkilerini araştırmak için Uluslararası Uzay İstasyonu'nda gerçekleştirilecek olan bir yıllık bir görev tasarladı. Bu görevde yer almak için iki astronot gönüllü oldu; ikiz kardeşler Mark Kelly ve Scott Kelly. NASA bu çalışmaya Twins Study (İkizler Çalışması) adını vermişti.

Böylelikle NASA'nın Year In Space (Uzayda Bir Yıl) adlı görevinde astronot Scott Kelly ve Mark Kelly kardeşler de İkizler Çalışması için görev almış oldu. Astronot Scott Kelly, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda bir yıl süreyle kalma kararı ardından Mart 2015'te Dünya'dan ayrıldığında bu görev herkesi büyülemişti, fakat yeryüzünde kalan ve emekli astronot olan ikiz kardeşi Mark Kelly ile bir araştırmaya dahil edilmeleri de fazlasıyla merak uyandırmıştı.

Scott Kelly, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda geçirdiği bir yıl boyunca yörüngeden çektiği fotoğrafları Instagram hesabında da paylaştı. Çekilen fotoğraflara buradan bakabilirsiniz.

Scott Kelly, bir tam yılın tamamlanması ardından 2 Mart 2016'da yeryüzüne inmişti.

İki erkeğin neredeyse aynı genomları ve benzer yaşam deneyimleri bulunduğundan NASA, uzun süreli uzay uçuşlarının sonuçları olan biyolojik değişimleri denemek ve gözlemlemek için kardeşlerden kan örneği ve diğer biyolojik örnekleri almıştı. Scott Kelly'den görev öncesinde, görev sırasında ve sonrasında alınan örnekler ve yapılan ölçümler gen ifadesinde, DNA metilasyonunda ve biyolojik süreçlerde yaşanan değişiklikleri ortaya koydu. Scott, yeryüzüne indikten sonra araştırmalar hız kazandı ve sonuçlar alınmaya başlandı.

Bu hafta gerçekleşen NASA İnsan Araştırma Programı Atölyesi'nde yapılan toplantıda ilk veriler analiz edildi. Araştırmacılar bu yolculuğun, genlerin düzenli işleyişinde bir takım değişiklikler yarattığını tespit etti. New York Weill Cornell Hastanesi'nde genetik uzmanı olan Cristopher Mason; ikizlerin kromozom uzunluğundan bağırsak bakterilerine kadar yaşadığı değişikliğin kolaylıkla gözlenebildiğini anlattı. Mason ve bu projede çalışan diğer bilim insanları 26 Ocak'ta Galveston, Texas'da gerçekleşen toplantıda ilk sonuçları sundu ve tartıştı. Mason, aynı zamanda verilerin çok taze olduğunu, hatta bazılarının hala dizilime makinelerinden çıkmakta olduğunu söyledi.

Gen İfadesindeki Farklar

Gen ifadesi; genlerden gelen bilginin kopyalanması, taşınması ve hücre fonksiyonlarını kontrol etmek üzere gösterdiği etkidir. İnsülin üretmek gibi. Ancak gen ifadesi -kopya sayısı veya kopyalama hızı- çevresel faktörlere göre değişebilir. Örneğin; insanlar diyet yaptığında veya uyku düzenini değiştirdiğinde gen ifadesinde kaymalar yaşanabilir.

Veriler, Kelly kardeşlerin gen ifadelerinde gözlenebilir farklılıklar yaşandığını gösterdi. Gen ifadesi yeryüzünde de değişebilen bir şeydi fakat Scott'ın genleri normalden daha fazla ifade değişikliği gösterdi. Gerçi, beklenen de buydu çünkü Dünya yaşamından uzay yaşamına geçmek en büyük çevresel kayma olabilir.

Cristopher Mason ve ekibi, ikizler arasındaki gen ifadesi izlerinin farkına dikkat çekti. Bu tür değişiklikler diyet ve uyku alışkanlıklarındaki değişiklikler gibi çevresel faktörlere bağlıdır ve yeryüzünde de sıklıkla yaşanır fakat Scott Kelly'nin gen ifadesindeki değişikliğin bu denli artışının sebebi; sürekli dondurulmuş ve kurutulmuş yiyeceklerle beslenmeye başlaması, yer çekimsiz ortamda günlük aktivitelerin aksamasının strese yol açması ve uykusuzluk sorunu olabilir.

Scott'ın gen ifadesi uzay istasyonundan döndükten kısa bir süre sonra uçuş öncesi durumuna geri dönmeye başladı.

DNA Metilasyonu Azaldı

DNA Metilasyonu; DNA'daki bir kimyasal değişimdir (bir metil grubunun eklenmesi) ve bu, hızlı bir aracın arkasına rüzgarlık (spoiler) takmaya benzer. Araba hala bir arabadır, fakat farklı sürer. DNA'daki bu "rüzgarlık" ise hidrojen ve karbondan oluşuyor ve gen ifadesini değiştirebiliyor. Yüksek seviyedeki metilasyon; sinirsel gelişimi, yaşlanmayı ve karsinogenez (bir hücrenin kanser hücresine dönüşmesi) gibi vücut süreçlerini etkileyebilir.

DNA metilasyonu uçuş sırasında Scott'da azalma, aynı periyotta Mark'da artış gösterdi. Scott yeryüzüne indikten sonra ise metilasyon düzeyleri tekrar birbirine yaklaştı.

Kromozomlar Uzadı

İkizlerin telomerleri (kromozomlarının uç kısmındaki başlıklar) üzerinde yapılan incelemeler, uzay uçuşu sırasında Scott'ın telomerlerinin, kardeşininkine göre uzamış olduğunu gösterdi. Kromozomlar uzamıştı!

Fort Collins'deki Colorado Eyalet Üniversitesi'nden bir radyasyon biyoloğu olan Susan Bailey, "Beklediğimiz sonucun tam tersi geldi." diyor. Örnekleri inceleyen ikinci bir laboratuvar da, bu artışı onayladı.

Bu durum, sanıldığından daha tehlikeli olabilir. Çünkü Scott Kelly, uzayda 340 gün geçirdi, fakat Mars'a yapılacak bir yolculuk en az 9 ay sürer ve gidiş-dönüş süresi toplamında astronotlar uzayda en az 500 gün geçirecekti.

Tabii, Scott Kelly yeryüzüne geri döndüğünde telomerlerinin uzunluğu hızlı bir şekilde uçuş öncesi seviyesine döndü. Bilim insanları bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyor fakat çalışmalar devam ediyor. Üstelik, bu konu üzerine yeni araştırmalar başlatıldı; bilim insanları, telomer uzunluğunun sonuçları üzerine yapılacak başka bir çalışma üzerine odaklandılar. 2018'de sonuçlanması beklenen araştırmada 10 ayrı astronot görev alacak, bu sayede daha genel bir sonuç elde edilebilecek. Bu çalışma, uzay yolculuklarının telomerleri nasıl etkilediğine ve bu uzamanın kişiyi nasıl etkileyeceğine ışık tutacak.

Scott Kelly'nin Boyu 5 cm Uzadı

Koca bir yılı yer çekimsiz ortamda geçiren Scott Kelly şu an tek yumurta ikizi olan Mark'tan 5 cm daha uzun. Bu zaten beklenen bir sonuçtu çünkü yer çekiminden kurtulduktan sonra insan omurgası ağırlıktan kurtulduğu için uzama eğilimi gösterir. Bunun sebebi de, kıkırdak dokusunun esnemesidir. Tabii, bu da çevresel faktörlere bağlı bir değişim olduğu için Scott Kelly yeryüzüne döndüğünde vücut ağırlığı sebebiyle kıkırdaklar eski boyuna döndü ve Scott ile Mark arasındaki boy farkı azalmaya başladı.

Çalışma ekibinin bir parçası olan John Hopkins Hastanesi Genetik Uzmanı Andrew Feinberg, "Bu çalışmanın en önemli sebebi, bunu yapabileceğimizi anlamaktır." diyor.

Sonuçlar 26 Ocak'ta açıklandı ve veriler sonuçlanmaya devam ediyor. Önümüzdeki aylarda daha fazla bilgi elde edilecek olsa da hepsinin yayınlanıp yayınlanmayacağı henüz belli değil. Bu araştırma detaylı genetik bilgiler içerdiğinden veriler açıklanmadan önce Kelly kardeşler tarafından incelenecek ve hassas olduğu düşünülen bilgiler paylaşılmayacak. NASA İnsan Araştırma Programı Başkanı John Charles bu konuda, "Biz burada çok az sayıda kimliği tespit edilebilir insanla çalışıyoruz." diyerek detaylı ve hassas verilerin paylaşılmayacağını belirtti.

John Charles, uzay yolculuğu sırasında bilim insanlarının özellikle telomer uzunluğu ile ilgilendiğini anlattı, çünkü bu değişiklik uzun vadede sağlık problemlerine sebep olabilecek. Charles, "Astronotları uzun yolculuklara göndermeden önce bu potansiyel sağlık risklerini anlamamız ve önlem almamız kritik derececde önem taşır." diyor.

Kişisel tıbbi yöntemlerle NASA, gelecekte Mars'a yapılacak yolculuk gibi uzun süreli uzay uçuşlarında astronotlarını nasıl sağlıklı tutacağı konusunda planlar yapabilir. Örneğin, ABD Ulusal Bilim, Mühendislik ve Tıp  Akademisi'nin 6 Ocak'ta yayınladığı raporda da önerildiği üzere NASA, astronotlarını kanser yatkınlığı açısından tarayabilir ve detaylı genetik testlere tabii tutabilir.

Araştırmacıların bir sonraki sorumluluğu, kaydedilen değişiklerin hangilerinin uzayda geçirilen süre ile ilişkili olup hangilerinin olmadığını ayırt etmek.

Uzun yıllardan beridir, hatta son birkaç yıldır özellikle daha da şiddetlenerek İslam'ın ne olduğu, bir müslümanın neler yapabileceği tartışılmaktadır. Mesela kendini İslam'ın gerçek temsilcileri sanan IŞİD mi var olan dini doğru algılamakta, yoksa Bahriye Üçok veya Yaşar Nuri Öztürk gibi İslam'ın oldukça ılımlı temsilcileri mi gerçekleri görmektedir? En basit anlatımıyla, İslam adlı dini disiplinin içeriği ve sınırları nasıl belirlenebilir?

Hiç kuşkusuz İslam'ın ne olduğunun tartışılması çok daha uzun ve aslına bakılırsa nihai bir sonuca varmaktan biraz da uzak bir yapı içermektedir. Nitekim, İslam'a sadece Kur'an'ı mı kaynak alınması gerektiği yoksa hadis ve hatta rivayetlerin de İslam mefhumunun olmazsa olmazı olup olmadığı birçok alim ve hatta alim olmayanlarca sürekli tartışma konusu olmuştur. Ancak bu yazının konusu bu belirsizliği ortadan kaldırmak değil, bu belirsizliğe dayanarak sıkça yapılan bir "mantık hatası"nı ya da diğer bir deyişle "safsata"yı ortaya koymaktır.

Bizim ülkemizde daha çok "Yanılmışım Tanrı Varmış" adlı kitabıyla bilinen İngiliz filozof Antony Flew, aslında 1971'deki "An Introduction to Western Philosophy" (Batı Felsefesine Bir Giriş) ve 1975'deki "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitaplarında bahsettiği ve daha sonra literatüre "No True Scotsman" (Gerçek İskoçyalı Değil) şeklinde giren "mantık hatası" ile tanınmaktadır. Bu mantık hatasının temelinde, ileri sürülen iddiayı doğru veya yanlış olarak değerlendirmeden, onu gerçekleştiren kişiyi sürekli değişen tanımlara göre tanımlamak yatmaktadır. Diğer bir deyişle, sınırları belirsiz bir X grubu vardır ortada ve X grubuna tâbî olan biri, o an için uygun bulunmayan bir davranış sergilediğinde o kişinin aslında X grubuna tâbî olmadığı, onun "gerçek bir X grubu üyesi olmadığı" söylenerek aslında X grubuna ve üyelerine yönelik eleştiri veya iddiadan kaçınılır ve tartışma özünde sağlıksız olmayı sürdürür.

Bunu daha iyi anlamak için Antony Flew'nun "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitabında verdiği örneğe bakalım:
İskoçyalı Hamish McDonald adlı birinin elinde Glasgow gazetesiyle oturduğunu ve "İngiliz Tecavüzcü Tekrar Saldırdı" adlı bir haber okuduğunu düşünün. Hamish dehşete düşer ve "Hiçbir İskoçyalı böyle bir şey yapmaz." der. Ertesi sabah tekrar oturur ve Glasgow gazetesini okumaya koyulur. Bu sefer gazetede İskoçyalı birinin İngiliz tecavüzcüden kat kat daha kötü şeyler yapmış olduğuyla ilgili bir yazı okur. Bu gerçek, Hamish'in dünkü görüşünün yanlış olduğunu ortaya koyar, ama Hamish bunu kabul eder mi? Hiç de bile. Bu sefer o şöyle der: "Gerçek bir İskoçyalı olsa böyle şeyler yapmazdı."
Görüldüğü üzere, sınırları belirsiz bir X vardır ortada. Bu X, genellikle bir milliyet veya din olma eğilimindedir. Nitekim hem kalabalık bir üyeye sahiptir din ve milliyetler hem de tanımlarının neye tekabül ettiği asla tam olarak bilinmez. İnsanların sık sık başvurduğu "gerçek X değil" safsatası, aslında hiçbir tartışmaya girmeden ve X'in değerlerini ortaya koymaksızın sürekli X'i aklama çabasının bir ürünüdür. Bu şekilde X'i savunan kimse görüşlerinde yanılmadığı gibi, aynı zamanda X'in doğru/gerçek/iyilik/güzellik gibi olumlu özelliklerini de savunmuş olur.

Bu mantık hatasını daha adım adım inceleyen Bradley Dowden'in örneğine bakacak olursak:
A Kişisi: "Gerçek İskoçyalı yulaf ezmesine şeker katmaz."
B Kişisi: "Ama amcam Angus yulaf ezmesini şekerli seviyor."
A Kişisi: "Olabilir, 'gerçek İskoçyalı' yulaf ezmesine şeker katmaz."
Bu mantık hatasında kişinin yanılma payı neredeyse yoktur, çünkü kişi ileri sürdüğü iddiayla çelişen her veriyi "gerçek X olsa böyle olmaz" diyerek saf dışı bırakmaktadır. Diğer bir deyişle, Karl Popper'ın "yanlışlanamazlık tezi" ile benzer bir süreç işlemektedir. Durumu daha da somutlaştırırsak, "kafa kesmek" veya cihad adı altında "intihar saldırıları" yapmasıyla bilinen ve aslında kendilerini "gerçek müslüman" olarak gören IŞİD üyelerinin İslam adına yaptığı tüm bu eylemleri "Gerçek İslam bu değil." diyerek reddetmek, aslında İslam'ın böyle şeylere yol açma nedenlerini de tartışmaya kapatmak anlamına gelir. Bir diğer deyişle, hoşumuza gitmeyen veya günümüz koşullarında X ile artık uyumluluğu kalmadığı için çağ dışı görünen her eylem için "gerçek X değil" demek, sürekli sorunun kaynağını görmezden gelmek demektir. Örneğin, hırsızlık yapan bir adamı yakalayan mülkiyet sahibi, o hırsızın elini kesse ve "Müslüman olduğum için böyle yapılmasını doğru buldum." dese ve kanıt olarak da Maide suresinin 38. ayetini ("Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz.") gösterse, ne yapılması gerekir? Hiç kuşkusuz, artık bu cezanın çağ dışı olduğu bilinmekte ve genellikle kabul görmektedir. Bu sebeple, hırsızın elini kesenin "gerçek müslüman olmadığı" çünkü "müslüman olanın çağa ayak uydurması gerektiği" söylenecektir. Oysa Kur'an'da açıkça ifade edilen bir duruma rağmen artık günümüz koşullarına uymadığı için İslam'a göre yanlış olmayan bir eylemi "uygunsuz" saymaya başlarız.

Elbette bu, sadece İslam için geçerli bir mantık hatası değildir. "Gerçek Türk vatanını terk etmez.", "Gerçek erkek kadına el kaldırmaz.", "Gerçek komunist kiliseye gitmez.", "Gerçek ateist UFO'lara inanmaz.", "Gerçek Beşiktaşlı holiganlık yapmaz." gibi günlük hayatta ve Dünya'nın hemen her yerinde çeşitli şekillerde bu mantık hatası ile karşılaşırız.

Peki bundan kurtulmanın, bu safsata ile baş etmenin bir yolu var mıdır? İşin özü, yoktur. Sadece sağlıklı bir tartışma yürütülebilen kişilerle adım adım X grubunun temel prensipleri/kuralları ve X grubuna tâbî olduğu söylenen kişinin eylemlerinin bu prensip/kurallar ile ne denli bağdaştığı üzerine bir konuşma yapılabilir. Ancak yine de, X grubunun genellikle "en iyi" olduğu ön kabulüyle hareket edildiği için herhangi birinin X grubunun imajını zedeleyecek davranışının X grubuna mâl edilmesinin oldukça zor olduğunu tahmin etmek de güç değildir.

Hayyam
HER beyin yeniliğe, değişikliğe, yeni bakış açısına, farklı fikirlere vb. kavramlara açık değildir. Bunun kökeninde genetik faktörlerle beraber yetişme, yetiştirilme şeklimiz büyük önem arz etmektedir.

Doğduğumuzda sadece beynimizdeki sinir hücreleri diğer adıyla nöronlarla doğmayız. Aynı zamanda bu nöronlar arasında mevcut milyarlarca hatta trilyonlarca bağlar, bağlantılarla (dandrit ve akson) doğarız. 

Büyüdükçe yaşadığımız ortam, çevremizdeki kişilerin öğretilerinin etkileri bize ya yeni düşünce, yeni bakış açılarına yönlendirerek mevcut nöronlarla bağların korunması hatta bu yolda yeni bağlantıların meydana gelmesi şeklinde olur ya da sadece belli kısıtlanmış yönlerde düşünce ve davranışlara yönlendirip mevcut bağlantıların budanmasına (kullanılmayan bağlantıların geri dönüşü olmayacak şekilde kopmasına) neden olur. Başka türlü söylemek gerekirse beyin, aynı düşünce etrafında nöronal örgüsünü örer ve çeşitli düşüncelere kendisini kapatır veya düşünsel çeşitlilik adına yeni nöronal bağlar kurarak sorgulamaya zemin oluşturur.

Nihayetinde, yetişkin olduğumuzda (20-25 yaşlarda) neredeyse ve özellikle karar aldığımız, düşündüğümüz, analiz yaptığımız, akıl yürüttüğümüz, alnımızın arkasında bulunan ve adına prefrontal korteks denilen kısım oluşmuş olur. Diğer söylemle, belirtilen yaş aralığına kadar, düşünen beyindeki nöronal gelişmeler ve bağlantılar devam eder. Beynimizin bu bağlantı yapılanması aynı zamanda kişilik dediğimiz davranış ve düşünce kalıplarımızı da oluşturur. Artık, genetik faktörleri de eksik etmeyerek, yetişme şekline (beynimizdeki bağlantılar) göre muhafazakar, mevcut kural ve değerleri koruyan ve değişmesini istemeyen bireyler oluruz veya yeniliğe, farklı fikirlere, değişikliğe, sorgulamaya açık bireyler haline geliriz. İşte bütün mesele budur.

Peki doğa bunu neden öngörmektedir? Herkesin farklı, yaratıcı, yenilikçi, değişik fikirlere sahip olduğu bir topluluk daha iyi değil midir? Buna verilecek cevap, sadece muhafazakar kişilerden oluşan bir topluluğun olması kadar, her bireyin yenilikçi olması pek de iyi değildir diyebiliriz. 

Mesele sadece yenilik veya değişik fikirleri ortaya koymak değildir. Beyin aynı zamanda bu fikirlerin savunması için bireye duygusal baskı yapar. Çünkü ister muhafazakar olsun ister yenilikçi olsun, beyin için temel istek, hayatta kalabilmektir ve bunu da fikirlerini savunarak yapar. Aslında savunduğu kavram, fikirlerinden öte, var oluşudur. Fikirleri kabul görmeyen birey, aşağılanmış demektir ki, bu, kişinin varlığı için bir tehdittir. Bunu algılayan yer de beynimizde her iki yarı kürede bulunan ve adına amigdala denilen badem şekli ve büyüklüğündeki iki adet oluşumdur.

Buradan da anlıyoruz ki her iki durum da çatışmalara neden olur. Zaten bu nedenledir ki en yenilikçi bir şirkette bile davranış, düşünce ve plan, program akışlarını organize edecek (değerler birliğini sağlayan) bir adet genel müdür veya tepe yöneticisi bulunur. Aksi halde her yenilikçi fikrini savunmaya çalışan kişiler arasında yukarıda da ifade edildiği gibi çatışma kaçınılmaz olur, fikirler faydalı olacaksa bile ortaya olumlu bir sonuç çıkmayabilirdi. Bu çatışmadan kaçınmak isteyen kişiler de bu defa, zaten muhafazakarların ortaya koyduğu değerleri kullanır, politik olur veya Asch'ın uyma davranışına tabi olurlar.

Buna karşılık sadece muhafazakar kişilerden oluşan bir topluluk aynı değerlere sahip olduğu ve bu değerleri korumak, savunmak adına o topluluğun "bir arada" bulunması (aidiyet, mülkiyet vb. temel kavramlar) anlamında devamında çok önemli temel bir argüman oluştururken, değişen çevre şartlarına uyum sağlayamayan, statik düşünce ve bunun getirdiği davranışlarla (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) kalıcı olmayan belki de yok olması ile sonuçlanan olan bir topluluğa da neden olabilir.

İşte bu temel iki nedene bağlı olarak, ortak değerler (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) bir topluluğun dağılmadan birliğini sürdürürken, yenilikçiler ve bu dinamik beyin yapısında olanlar, yeri geldiğinde mevcut değerlere de karşı çıkarak değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışır. Bu yenilikler bazen yıllar öncesinden fikir sahibinin ortadan kaldırılması (İtalyan filozof ve astronom Giordano Bruno) veya engellenmesi ve bu fikrin doğruluğunun, takipçileri ile zaman içinde anlaşılması şeklinde olabileceği gibi, fikir sahibinin bizzat kendisi (Einstein) zamanında da olabilir.

Sonuçta muhafazakar beyin yapısı, topluluğu bir arada tutarken, yenilikçi fikir ve bakış açılarına sahip olanlar ise topluluğun değerlerini yavaş yavaş (belki de yüzyıllar içinde)  veya günün anlayışına uydurarak kalıcılığında rol oynayacaktır.

Özet olarak söylenebilir ki, yetişme şeklimize bağlı olarak beynimizdeki nöronlarla ve bağlantılarla ilgili  oluşan kişiliğimizin etkisiyle, bazen denge sağlayarak bazen de bir tarafın diğeri üzerine etkisi daha fazla olacak şekilde (kilise baskısı veya rönesans dönemi örnekleri gibi) muhafazakar ve yenilikçi bakış açısı arasındaki bu çatışmalar daha uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor.


Erol