Slider[Style1]

New Scientist dergisinin son sayısına konuşan Wilson, yeni kitabında insan türü olarak nereye gittiğimiz ve dünyayı nasıl adım adım yok ediyor olduğumuz konusuna eğilmeyi düşündüğünü söyledi ve "kabile yapımız" nedeniyle, bilimin gezegene verdiğimiz zararlara dair bizlere verdiği işaretleri göz ardı ettiğimiz konusunda uyardı.
"Tüm ideolojilerin ve dinlerin büyük sorular için kendi cevapları var, ama bu cevaplar genelde bir çeşit kabilenin inancıyla sınırlı. Özellikle dinler, bir diğer kabilenin -bir diğer inancın- kabul edemeyeceği doğaüstü unsurlara sahip... Ve her bir inanç, istediği kadar cömert, şefkatli, sevecen ve yardımsever olsun, yine de diğer inançları küçümsüyor. Bizi aşağı çeken şey dini inançlar."
Wilson sözlerine şöyle devam etti: "Dünyanın her yerinden insanların, bir Tanrı tarafından izlenip izlenmediklerini merak etmeye dair güçlü bir yatkınlığı var. Hemen hemen her insan, başka bir hayatı daha olacak mı üzerine kafa yoruyor. Bunlar insanlığın birleştiği ortak şeyler."

Ancak Wilson, "insan bilincinin sınırlarını aşan arayışın kabile dinlerince gasp edildiğini" belirtti:
"İnsanlığın yararı için yapabileceğimiz en iyi şey, dini inançları tamamen yok etme noktasına kadar azaltmaktır. Ama elbette, türümüzün doğasındaki arzuyu ve bu büyük soruları sormaya devam etmeyi yok etmek değil."
Wilson insanlığın geleceğine dair, dünyanın artık dengede olmayacağı bardağı taşıran son noktaya gelineceğini belirtti: "Ve bu olduğunda, her şey çökecek - ve bizde onunla beraber yıkılacağız."

Alabama'da Baptist olarak yetiştirilen Wilson, Hıristiyanlıktan uzaklaştığını ama kendini ateist olarak da adlandırmayacağını belirtti ve "Ben bir bilim insanıyım." şeklinde konuştu.

Suudi Arabistan, 20'li yaşlarındaki bir genci ateist olduğu gerekçesiyle idam edecek.

Ahmed eş-Şemri isimli 20'li yaşlarındaki bir Suudi genç, ateist olduğu gerekçesiyle idam edilecek.

Independent'ın haberine göre, Hafar el-Batin kasabasından gencin, ilk kez 2014 yılında İslam'ı ve İslam peygamberi Muhammed'i reddettiği videolarla yetkililerin dikkatini çektiği kaydediliyor.

Suudi gencin, 2015 Şubat'ında ateizm sebebiyle tutuklandığı ve bu zamandan beri hapiste tutulduğu aktarılıyor.

Ateist gencin savunmasının, "akıl sağlığının yerinde olmadığı" söylenerek yapıldığı, ancak bunun kabul görmediği belirtiliyor.

20. yüzyılın en önemli filozoflarından biri olan Bertrand Ruseell, analitik felsefenin kurucularından biri olmanın yanı sıra mantık, matematik, bilim felsefesi ve etik üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Öte yandan kuşkuculuğun önde gelen isimlerinden olan Russell, her zaman özgürlükçü bir bakış açısıyla felsefesini işlemiş ve din ve ırkçılık başta olmak üzere fanatik tüm görüşlerin insanlık için çok tehlikeli olduğunu ifade etmiştir.

Sadece felsefi açıdan değil, politik açıdan da etkin olan Russell, özellikle savaş karşıtı ve nükleer silahsızlanma yanlısı tutumu, gösterileri ve yazılarıyla hem bir parça aktivist olmuştur hem de döneminin siyasetinde önemli bir yere sahip olmuştur.

İfade ettiği fikirler toplumun muhafazakar tabanında olumsuz karşılanmasına rağmen, insan haklarını ve düşünce özgürlüğünü savunduğu yazıları dolayısıyla 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.

1959 yılında yayın hayatına başlayan Face to Face adlı röportaj serisi şeklinde olan dizinin 1. sezon 2. bölümünün konuğu olan Bertrand Russell, yaklaşık 30 dakikalık videoda kendi ağzından kendi hayatını anlatıyor. Özellikle "gelecek nesillere not" şeklinde ifade ettiği görüşleri ayrıca yazıya aktarmakta fayda var gibi görünüyor.
John Freeman: Son bir soru. Lord Russell, bu filmin Ölü Deniz Yazmaları gibi 1000 yıllık süreçte torunlarımız tarafından izleneceğini varsayın. O nesillere yaşadığınız hayat ve öğrendiğiniz şeyler hakkında ne söylemeyi uygun görürsünüz?

Bertrand Russell: İki şey söylemek isterim. Biri entelektüel, diğeri ahlaki. Entelektüel açıdan şunu söylemek istiyorum:

Herhangi bir konuyu öğrenirken veya herhangi bir felsefeyi incelerken kendinize sadece şunu sorun: Gerçekler nedir ve gerçeklerin ortaya koyduğu doğru nedir? Asla başka yola sapmayın, başka bir şeye inanmak isteseniz veya başka bir inancın sosyal etkisinin daha iyi olacağını düşünseniz bile. Sadece ve sadece gerçeklerin ne olduğuyla ilgilenin.

Entelektüel olarak demek istediğim budur. Ahlaki olarak söylemek istediğim ise çok basit. Şudur:

Sevgi bilgecedir, nefret ise aptalcadır. Gittikçe birbirine daha fazla bağlanan bu dünyada birbirimizi hoş görmeyi öğrenmek zorundayız. Bazı insanların dile getirdiği hoşlanmadığımız gerçeklere katlanmayı öğrenmek zorundayız. Yalnızca bu şekilde birlikte yaşayabiliriz. Burada birlikte ölmek için değil de birlikte yaşamak için varsak bu gezegendeki insan yaşamının devamında hayati öneme sahip olan iyilik ve hoşgörüyü öğrenmek zorundayız.
Konya’da yatılı bir Kuran kursunda yaşı küçük öğrencilerin istismara uğradığı ihbarını alan Diyanet İşleri müfettişleri korkunç gerçeği ortaya çıkardı. Savcılık soruşturma başlattı. Suç tarihinde yaşları 16-17 olan 5 belletmen, 15 yıla kadar hapis istemiyle tutuksuz yargılanıyor.

Konya’da yatılı Kuran kursunda çocukların yaşadığı cinsel istismar, 2016’da isimsiz bir ihbar mektubuyla ortaya çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı’na gelen ihbar mektubunda Konya’nın bir ilçesindeki yatılı Kuran kursunda yaşları 11 ile 12 arasında değişen birden fazla çocuğa yine aynı yurtta yatılı olarak kalan ve o dönem yaşları 16 ile 17 olan 5 belletmenin cinsel istismarda bulunduğu ileri sürüldü.

DİYANET MÜFETTİŞ GÖNDERDİ

İsimsiz ihbar mektubuyla harekete geçen Diyanet İşleri Başkanlığı olayı incelemesi için müfettiş görevlendirdi. Kursta öğrencilerle tek tek ve yüz yüze görüşen müfettişler, yazılı olarak anlatımlarını da aldı. Müfettişler inceleme sonunda elde ettikleri tüm delilleri dosya halinde getirerek Konya Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. İddialar ve müfettişlerin tespitleri üzerine “2016/23617” sayılı soruşturma dosyası üzerinden iddianame hazırlayan savcılık, istismar uyguladığı iddia edilen kişiler hakkında da dava açtı.

‘KÖTÜLÜK YAPTILAR’

İfadelerinin büyük bir kısmına yer veremediğimiz mağdur çocuklardan H.S.K. çocuk izleme merkezinde alınan ifadesinde yaşadığı o kötü günleri şu ifadelerle anlattı:

“2014 yılı yaz aylarında hafızlık eğitimi için Kuran kursuna başladım. Kursta yatılı olarak bulunduğum süre içinde belletmen olan ağabeylerimiz bana kötülük yaptılar. Kimseye bir şey anlatmadım. Şikâyetçi de olmadım.”

KORKTU, ANLATMADI

Tacize uğrayan çocuklardan Y.G. de iddiaları doğruladı ve “10 yaşımdan 12 yaşıma kadar bu yurtta yatılı olarak eğitim aldım. 2015’te yurttan ayrıldım. Ben yaşadığım bu olaylar nedeniyle şikâyetçi olmadım.” dedi. İddianamede Y.G.’nin adli görüşmeciyle işbirliği içinde olduğu belirtilerek, “Y.G. ön görüşmede kendisinin hiçbir cinsel tacize maruz kalmadığını söylemesine rağmen, adli görüşmede maruz kaldığı cinsel istismar olayını anlatmıştır. Öte yandan Y.G.’nin görüşme sürecinde çekingen ve ürkek olduğu yaşamış olduğu cinsel istismarı ailesinden korktuğu için anlatmaktan çekindiği gözlenmiştir.” denildi.

‘2 ABİ SAPIKLIK YAPTI’

Öğrencilerden Ş.K. “Yaklaşık 1 yıl bu kursta yatılı olarak kaldım ve hafızlık çalıştım. Yurtta bize belletmenlik yapan E.A ve S.A. bana sapıklık yaptı. Bir süre sonra S.A.’nın trafik kazasında öldüğünü duydum. Kimseden şikâyetçi olmadım.” dedi.

TUTUKSUZ YARGILANIYORLAR

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede “Şüphelilerin üzerilerine atılı suçları işledikleri hususunda kamu davası açılmasını gerektirecek yeterli delilin bulunduğu” belirtildi. Cinsel istismarla suçlanan ve 3 yıldan 15 yıla kadar hapisleri istenen 4 sanık, yargılandıkları 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Haziran’da 3’üncü kez hâkim karşısına çıkacak. Şüpheli 1 belletmenin trafik kazasında öldüğü öğrenildi.

Pakistan'da İslam'a hakaret etmekle suçlanan bir üniversite öğrencisi, kampüsteki diğer öğrenciler tarafından linç edilerek öldürüldü.

Abdul Wali Khan Üniversitesi'nden adının gizli tutulmasını isteyen bir yetkili, öğrencinin seküler ve liberal görüşleri nedeniyle diğer öğrenciler tarafından sevilmediğini söyledi.

AFP haber ajansına konuşan üst düzey emniyet yetkilisi Niaz Saeed, gazetecilik öğrencisi Mashal Khan'a "ciddi şekilde işkence uygulandığını, sopalar, tuğlalar ve yumruklarla dövüldüğünü ve yakın mesafeden ateş açıldığını" söyledi.

Yetkili, lince yüzlerce kişinin katıldığını söylerken saldırının videosu da internette paylaşıldı.

Pakistan polisinin yaptığı açıklamaya göre vahşi cinayetin ardından çok sayıda öğrenci gözaltına alındı, üniversite de geçici olarak kapılarını kapattı.

Yerel basındaki haberlere göre iki öğrenci Facebook sayfalarında yaptıkları paylaşımlar nedeniyle İslam'a hakaret ile suçlanıyordu.

Saldırıda öğrencilerden biri yaşamını yitirirken diğeri de yaralandı.

Pakistan Başbakanı Muhammed Navaz Şerif geçen ay internet üzerinden İslam'a hakaret eden içeriklere karşı savaş açmıştı.

Şerif, bunun "affedilemez bir suç" olduğunu söylemişti.

Bir düşünce kuruluşunun raporuna göre Pakistan'da 1990'dan beri en az 65 kişi dine hakaret ettiği öne sürülerek öldürüldü.

16 Nisan 2017'de yapılacak olan Anayasa Değişikliği halk oylaması Türkiye'nin yakın tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olabilir. Son birkaç aydır bu değişikliklerin ne olduğu farklı kamplardaki kimseler tarafından topluma yansıtılmakta, buna rağmen çoğu kişi tam olarak neye "evet" veya "hayır" diyeceğini tam bilememektedir. Bu yazıda Anayasa Değişiklik teklifinin ana başlıkları incelenecek ve özellikle hukuki açıdan etkileri tartışılacaktır.

1. Önemli Sanılan Önemsiz Değişiklikler

Anayasa Değişiklik teklifinde bahsi çokça geçen ama aslında hiçbir önem taşımayan bazı hükümler bulunmakta. Bunlara örnek olarak şu 4 madde sunulabilir:

a. Yargının "tarafsız" olmasının anayasal hüküm haline getirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten mevcut anayasada yargının "bağımsız" olduğu belirtilmekte, bağımsızlık kendi içinde tarafsızlığı da kapsamaktadır. Öte yandan, bir kavram sırf anayasa metninde yer alıyor diye toplumsal hayatta geçerlilik kazanmaz. Anayasada geçen kavramların işlerlik kazanması için fiili adımlar da atılmalıdır. Oysa değişiklik teklifi incelendiğinde tarafsızlığı sağlayacak bir adım görülmediği gibi, yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HSK) tamamen siyasilerin kontrolüne geçtiği görülmektedir.

b. Milletvekili sayısının 600'e çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü Milletvekili Genel Seçimleri'nde yüzde 10 barajı uygulanmaktadır ve bu baraj indirilmediği sürece meclise girecek 2 ya da 3 siyasi parti bellidir. Bu durumda Meclis'te ister 600 ister 1000 milletvekili olsun, halkı temsil konusunda bir fark yaratmayacaktır bu. Nitekim yazının devamında görüleceği gibi, değişiklik teklifiyle devletin yasama kanadını oluşturan Meclis'in gücü olabildiğince azaltılacaktır. Bu bağlamda artan milletvekili sayısının pratikte pek bir anlamı kalmayacaktır.

c. Milletvekili seçilme yaşının 18'e indirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü liseyi bitirmiş 18 yaşında halkın içinden bir gencin milletvekili olamayacağı, her şey bir kenara milletvekili aday adayı olmaya bile maddi olarak gücünün yetmeyeceği bellidir. Bu durumda, bu maddeden sadece zengin ve bilinen ailelerin genç çocuklarının yaralanacağını tahmin etmek güç değildir. Öte yandan bu madde sadece milletvekili olma yaşını değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakan olma yaşını da belirler. Nitekim değişiklik teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir ve milletvekili seçilme yeterliliği için gerekli birtakım koşullarla birlikte 18 yaşında olmak da kafidir. Diğer bir deyişle, Cumhurbaşkanı isterse 18 yaşında birini Milli Eğitim Bakanı olarak atayabilecektir.

d. Seçim yılının 5 yıla çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten 2007'ye kadar genel seçimler 5 yılda bir yapılıyordu, 2007 Anayasa Değişikliği halk oylamasında bu süre 4 yıla indirildi. 10 yıl sonra yine aynı hükümet tarafından 5 yıla yeniden çıkarılması hiç kuşkusuz bir anlam ifade etmemektedir.

2. Anayasa Değişikliği Teklifinin Temel Maddeleri

Bu kısımda, farklı kanatlarca farklı aktarılan ama işin hukuki boyutunda çoğunlukla bir gerçeğe işaret eden, sistemin ismi her ne kadar değiştirilse ve kavramlar yumuşatılmaya çalışılsa da özünde ciddi ve bir bakıma tehlikeli olan değişiklik önerilerini olabildiğince basit haliyle aktarılmaya çalışılacaktır.

a. Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığı bitecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir, ancak Anayasa Değişikliği teklifinde bu hüküm yoktur. Demek ki artık Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki bir siyasi partinin başkanı olarak da kalabilecektir. Bu durumda Cumhurbaşkanı'nın Meclis'teki kendi partisinden olmayan milletvekillerine karşı tarafsız bir tutum sergilemeyeceği gayet açıktır.

b. Cumhurbaşkanı tüm hükümeti ve yardımcılarını tek başına atayacak

Mevcut anayasada genel seçim sonrası Cumhubaşkanı en yüksek oy alan partinin başkanına hükümeti kurma görevini verir ve Başbakan sıfatıyla hükümeti kuran parti başkanı Meclis'ten güvenoyu alır. Bu şekilde Başkabakan tamamen keyfi bir biçimde bakanlıklara birilerini atayamamış olur. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir. Bir diğer deyişle, artık Meclis hükümetin oluşumunda söz hakkına sahip olmayacaktır. Cumhurbaşkanı, tek başına alacağı kararla milletvekili seçilmemiş 18 yaşında bir akrabasını İçişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atayabilecektir ve bunu engelleyecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.

c. Cumhurbaşkanı tek başına kanun ile eşit güçte kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada kanunlara eş güçte olan "kanun hükmünde kararname" çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Ancak Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini yine Meclis vermekte ve kanun hükmünde kararnamenin sınırlarını çizmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 104) denmekte ve Meclis'e ilişkin bir ifade yer almamaktadır. Diğer bir deyişle, şu an Bakanlar Kurulu'nun yayımladığı kanun hükmünde kararnamenin yerini Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi alacak, ancak Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin Meclis tarafından çizilen bir sınırı, süresi ve alanı olmayacaktır.

d. Cumhurbaşkanı Yardımcılarının ve Bakanların cezai sorumluluğu zorlaştırılacak

Mevcut anayasada Başbakan ve Bakanların her suçtan dolayı cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun için (üye tam sayısını 550 olarak alırsak) 55 milletvekilinin soruşturma açılmasını istemesi yeterlidir. (Mevcut Anayasa, M. 100) Oysa Anayasa Değişikliği teklifine göre, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile Bakanlar yalnızca görevleri ile ilgili işledikleri suçtan dolayı cezai sorumluluğa sahip olacak ve (üye tam sayısını 600 alırsak) bunun için 301 milletvekilinin istemi sonucunda 360 kabul oyu gerekecek. (Anayasa Değişikliği, M. 106)

e. Cumhurbaşkanı tek başına seçimleri yenileyebilecek

Mevcut anayasada Cumhurbaşkanı hükümet kurulurken güvenoyu alamazsa veya görev süresi içinde güvensizlik oyuyla düşürülürse seçimlerin yenilenmesine karar verebilir denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır." (Anayasa Değişikliği, M. 116) ifadesi geçmektedir. Diğer bir deyişle, herhangi bir koşul sunulmamaktadır. Bunun hukuki açıklaması, Cumhurbaşkanı'nın tek başına erken seçim kararı alabileceği ve bunu engelleyecek bir mekanizmanın bulunmamasıdır. Bir başka anlatımla, Cumhurbaşkanı tek başına alacağı kararla Meclis'i feshetmiş olur.

f. Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve her konuda kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada olağanüstü hal ilan etme yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Toplam 27 üyesi bulunan Bakanlar Kurulu, ülke için oldukça ciddi ve önemli bir konuda doğruyu birlikte tartışarak bulma fırsatına sahiptir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan etme yetkisine sahiptir. (Anayasa Değişikliği, M. 119) Bununla birlikte, olağanüstü hal durumunda temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak ve durdurmak dahil her konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisine sahip olacak.

Elbette ki gerek olağanüstü hal ilan etme gerekse olağanüstü hal kararnemeleri daha sonra Meclis gündemine getirelerek karar bağlanacaktır.

g. Hakim ve Savcılar Kurulu üyelerinin tamamı siyasiler tarafından seçilecek

Mevcut anayasada Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak geçen HSYK toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Bunun 4'ünü Cumhurbaşkanı doğrudan atarken, Adalet Bakanı ile müsteşarı kurulun doğal üyesidir. Geri kalan 16 üyeyi Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi, adli ve idari hakim ve savcılar kendi aralarından seçerek atar. Bir diğer deyişle, HSYK'nın 6 üyesini siyasiler belirlerken, 16 üyesini yargı kendi içinde belirler. Bir bakıma HSYK'nın %25'î siyasiler, %75'i hukukçular tarafından seçilir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) 13 üyeye düşürülmekte, bunun yine 2'sini Adalet Bakanı ile müsteşarı oluşturmakta, 4'ünü ise Cumhurbaşkanı atamaktadır. Geri kalan 7 üye ise Meclis tarafından seçilmektedir. Diğer bir deyişle, yargının bağımsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HYK) hiçbir üyesi hukukçular tarafından seçilmeyecek, tüm üyeleri siyasiler tarafından belirlenecektir.

HSYK'nın tüm hakim ve savcıların atanmasını yaptığını, Yargıtay'ın bütün üyelerini, Danıştay'ın üyelerinin 3/4'ünü seçtiği hesaba katılırsa siyasiler tarafından üyeleri seçilen bir kurum olarak yargının "bağımsızlığını" ve "tarafsızlığını" nasıl sağlayacağı kuşkuludur.

h. Cumhurbaşkanı tek başına Bütçe Kanunu'nu hazırlayabilecek

Mevcut anayasada ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu Meclis hazırlar. Doğal olarak oldukça tartışmalı geçer bu süreç, zira bir yıl boyunca yapılacak tüm harcamalar için doğru kararı vermek için birçok aklın bir araya gelmesi gerekmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu tek başına, isterse kimseye danışmadan hazırlayabilecek. Her ne kadar Bütçe Kanunu daha sonra Meclis'e sunulsa da kabul edilmediği takdirde "bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacak." (Anayasa Değişikliği, M. 161)

i. Cumhurbaşkanı'nın kanunları veto yetkisi güçlendirilecek

Mecvut anayasada Cumhurbaşkanı Meclis'in kabul ettiği yasayı ya onaylar ya da Meclis'e geri gönderir. Meclis hem ilk seferinde hem de kanun geri gönderildiğinde toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla, yani yarısından bir fazlasıyla karar alabilir ve böylece kanunu ikinci kez değiştirmeden Cumhurbaşkanına onaylayıp gönderirse Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Örnekle anlatacak olursak, diyelim ki X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılmış olsun. Bunların 201 tanesi kanunu kabul ettiğinde kanun Cumhurbaşkanı'na gönderilir. Cumhurbaşkanı kanunu onaylamayıp Meclis'e geri gönderebilir. Bu durumda Meclis X Kanunu için bu sefer 350 milletvekili ile toplanırsa 176 milletvekilinin kabul oyu ile aynı kanun Cumhurbaşkanına gider ve Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Buna geciktirici veto denmektedir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu üye tam sayısının salt çoğunluğu ile aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır." (Anayasa Değişikliği, M. 89) denmektedir. Bu, şu anlama gelir: X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılırsa yine 201 kabul oyu yeterli olur. Ancak Cumhurbaşkanı kendisine gelen kanunu yayımlamaz ve geri gönderirse, bu sefer "toplantıya katılanların" değil, "tüm üyelerin" salt çoğunluğu gerekir. Bu durumda, X Kanunu geri gönderilirse en az 301 milletvekili kanunu tekrar kabul etmelidir ki Cumhurbaşkanı kanunu yayımlasın. Buna güçleştirici veto adı verilmektedir.

Daha basit bir anlatımla, mevcut durumda kanunların yayımlanmasında Meclis'in iradesi daha baskınken, Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı'nın istemediği birçok kanun istenen kabul oyu koşulu sebebiyle Meclis'ten geçemeyecektir.

j. Meclis'in hükümeti denetleme yetkisi sınırlanacak

Mevcut anayasada "Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır." denmektedir. (Mevcut Anayasa, M. 98) Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle sözlü soru sorma ve gensoru ile birlikte güvenoyu mekanizması da kaldırılacaktır. Bunun anlamı, Meclis'in artık hükümet politikaları üzerine soru soramayacağı veya yanlış bir politika inancına sahipse bile güvensizlik oyuyla hükümeti görevden alamayacağıdır.

k. Cumhurbaşkanı en fazla iki değil, üç defa seçilebilecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde aynı hüküm yer almakla birlikte, "Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 116) denmektedir. Bunun ne anlama geldiğini örnekle açıklayalım. İkinci defa seçilmiş olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki iktidar partisinin başkanıysa, ikinci dönem bitmeden Meclis'e erken seçim kararı aldırırsa tekrar Cumhurbaşkanı olabilir. (Erken seçim için toplantıya katılanların salt çoğunluğu yeterlidir.)

Burada belirsiz bir nokta daha vardır: İkinci dönem bitmeden Meclis'in aldığı erken seçim kararıyla tekrar seçime giden ve Cumhurbaşkanı seçilen kişi için bu dönem "üçüncü dönem" olarak mı sayılacaktır, yoksa ikinci dönemi tamamlamadığı için tekrar "ikinci dönem" olarak mı sayılacaktır? Tahmin edileceği üzere, üçüncü seçilişi "üçüncü dönem" olarak değil de, "ikinci dönem" olarak görünürse Cumhurbaşkanı tekrar dönem bitmeden erken seçim kararı aldırarak tekrar ve tekrar seçilebilecektir.

3. Sonuç

Elbette ki çok daha ayrıntılı bir Anayasa Değişikliği incelemesi yapılabilir ve yapılmalıdır. Ancak ne yazık ki belki de bilinçli olarak tüm bu süreç boyunca halkın neyi oylayacağı bulandırılmış ve bu yüzden daha teferruatlı bir anlatım daha fazla kafa karışıklığına sebep olabilir. Neyse ki, şu veya bu şekilde kendine yer edinen "tek adam" görüşü bir anlamda doğruyu yansıtmaktadır. Nitekim yazı boyunca da irdelenen değişikliklere bakıldığında şuları görüyoruz:

- Meclis siyasi yönden zayıflayacak, hükümet ve Cumhurbaşkanı üzerinde bir denetleme gücü neredeyse olmayacaktır. Tek görevi yasa yapmaya indirgenen Meclis, Cumhurbaşkanı kanunu veto ederse o kanunu tekrar kabul etmekte bile zorlanacaktır.

- Yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının en önemli teminatı sayılabilecek HSYK'nın (HSK) tüm üyeleri siyasiler tarafından atanacaktır. Yasama ve yürütmenin yanında güçlü ve bir başına durması gereken yargı, en üst makamlarına kendi içinden kimseyi görevlendirememiş olacak böylece.

- Cumhurbaşkanı bir anlamda olağanüstü yetkilerle donatılmış olacaktır. Sınırsız sayıda Cumhurbaşkanı Yardımcısı görevlendirebilecek, tüm Bakanları ve devletin üst kademe yetkililerini atayacak, Bütçe Kanunu'nu hazırlayıp kanunlara denk Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlayabilecek, istediği an erken seçim kararı alabilecek, olağanüstü hal ilan edebilecek ve o durumda bu sefer temel hak ve özgürlükleri durdurabilecek kararnameler bile çıkarabilecektir. Ve tüm bunları tek başına yapabilecektir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik düzenin nispeten hakim olduğu günümüz dünyasında hukuk ile yönetilen hiçbir ülkenin anayasasında doğrudan "Cumhurbaşkanı istediğini yapar, hiçbir kurum buna karışamaz." şeklinde bir hüküm bulamazsınız. Karısını kendi keyfine göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in de tabî olduğu anayasada böyle bir hüküm bulunmamaktadır zaten. Kime ne kadar yetki verileceği anayasada "hukuki bir dille" ifade edilir ve bazen bunun ne gibi feci sonuçlara gebe olacağını kestirmek için metni yapı taşlarına ayırarak dikkatle incelemek gerekir.

Bu yazının kapsamını aştığı için işin siyasi yönüne fazlaca girmemeyi seçtik. Ancak şunu gözden kaçırmamakta fayda olduğunu düşünüyoruz: Ülke tek ve güçlü bir lidere teslim edilmezse ülkenin yıkılacağından korkmayın. Bir ülkeyi güçlü ve yıkılmaz kılan, kendi milletinin her türlü farklılığını bir araya getirmesi ve onlarla bir yere varmaya çalışmasıdır. Her türlü yetkiyle donatılmış ve hızla her kararı alabilecek bir makam, bir ülkeyi hızla yıkıma da götürebilir.

Belki de artık istikrara değil, gelişmeye ve ilerlemeye ihtiyacımız vardır.

Hayyam
Siz de bu konuda yaptığımız ankete katılmak ister misiniz? Blogun hemen sağ üst tarafında göreceğiniz ankette oyunuzu kullanmayı unutmayın!