Slider[Style1]

KARŞIDAKİ BİR İNSANA ATFEDİLEN DEĞER, ATFEDEN KİŞİNİN DUYGUSAL İHTİYACINI KARŞILADIĞI KADARDIR.

Diğer bir ifade ile, karşımızdakine verdiğimiz değer, kendi BENLİK ALGIMIZLA ne derece örtüştüğü ile ilgilidir. Aslında, karşımızdakine verdiğimiz değer, kendimize verdiğimiz değerdir. Çünkü, karşımızdaki, bizim ona verdiğimiz değer ölçüsünde bizim kendi varlığımızın ölçüsü olmaktadır.

Bunun anlamı şudur ki, birisini seviyorsak, kendimiz için severiz, birisine saygı gösteriyorsak, kendimiz için saygı gösteririz. Bir başka deyiş ile, karşımızdakine gösterdiğimiz sevgi kadar, kendimizi severiz veya karşımızdakine göstermiş olduğumuz saygı kadar kendimize duyduğumuz saygıdan (öz saygı) emin oluruz. Bu mekanizma da bize haz verir. Çünkü o birileri olmazsa, kendi varlığımızın ne değerde olduğuna dair bir ölçek olmamış olur. Bu duygu sistemi, bizim varlığımızın devamında önemli bir rol oynar. Onun içindir ki, bir çok neden gibi değer verme dediğimiz kavram, duygusal beynimiz yani limbik sistemle ilgilidir. Limbik sistem, beynimizin ortasında duygularımızdan sorumlu olan kısımdır.

Kendimize ait değer kavramını anlamaya çalışmanın bir yolu, hiç kimseyi görmediğimiz ve neredeyse ömür boyu, bir adada yalnız ve adanın verdiği imkanlarla yaşadığımızı kısa bir süreliğine varsaymaktır. Bu örnek bile bize gösterecektir ki, kendimize ait değerlerin ne olduğunun anlamanın temel yolu, başkalarının varlığı ve bize olan davranışları olacaktır. Başkaları yoksa, kendimize ait değerlerin bir çoğundan habersiz oluruz.

Konuyla ilgili olarak, şöyle bir örnek kullanabiliriz. Bir aşık, her konuşmasında sevgilisine değer verdiğini söyler ve sonraki zamanda herhangi bir nedenle, sevgilisi aşığı bırakırsa, aşığın gözünde, sevgilinin değeri düşer. Çünkü, aşık, sevgilisine verdiği değer kadar, kendisini değerli hissetmektedir. Sevgilisi, aşıktan ayrıldığı zaman, aşığın üzülmesinin nedeni; aşığın, sevgilisine verdiğini sandığı, halbuki sevgilisi vasıtasıyla kendisine verdiği değerin ve dolayısıyla, aşığın kendi varlığını besleyen kaynağın ortadan kalkmasıdır.

Başka bir örnek olarak, bir dilenciye para veriyor olmamızın nedeni, kendimizi o konumda görme kaygısını ortadan kaldırılma çabasıdır.

Genlerimizle kodlanmış bu mekanizma, daha evvel de paylaştığımız bir çok neden gibi, o türe ait bireylerin bir arada (topluluk) yaşaması için DOĞANIN PROGRAMIDIR. Bu mekanizma bir ihtiyaçtır ve Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki, KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME denilen tatmin duygusu için önemlidir.

Görülüyor ki, çevremizdeki kişileri, arkadaşlarımızı seçmemizde kullandığımız kriterler/referanslar, kendi benlik algımız dahilindeki değerlerdir. Hatta bazen, karşımızdakinin tüm değerleri bize hitap etmeyebilir. Böyle bir durumda, hepsi değil ama o kişinin belli konudaki değer anlayışı için bile, karşımızdakinin uymayan değerlerini görmezden geliriz. Eğer, karşımızdakinin hemen tüm özellikleri karşılıklı olarak örtüşüyorsa, onu da "ruh ikizimiz" diye ifade ederiz.

Bunun diğer bir göstergesi, yeni bir yere gittiğimizde, bir arkadaş veya arkadaş grubu seçerken (askerlik gibi zorunlu olmadıkça, kaldı ki askerlikte bile) bu seçimi tesadüfi değil, en azından kendi düşünce ve ve davranışlarımıza benzer kişilerden seçeriz. Kendi benzerlerimizi aramaya, seçmeye ve beraber yaşamaya sosyal psikolojide BENZERLİK YASASI adı verilir. Bunun da nedeni, kendi düşünsel ve duygusal ve dolayısıyla değer içerikli ihtiyaçlarımızın doyurulması, beslenmesi isteğidir. Aslında bu arayışın altında aynı zamanda, değersel olarak beslenmeyle beraber güven arayışı ve varlığımızı devam ettirme ihtiyacı yatar.

Kim, kendisini güvende hissetmediği, değerlerinin kabul görmediği, hasmane duyguların olduğu bir yerde yaşamak ister? Anlıyoruz ki, yeni bir arkadaş seçerken, seçimin altında yatan temel neden, "ben, onun değerlerine saygı göstereyim ve onu mutlu edeyim" değil, "o, benim değerlerime saygı göstersin ve mutlu olayım" anlayışıdır. Kişilerdeki karşılıklı bu duygu ve değer beslenmesi nedeniyle, bir arada yaşayarak birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını karşılayarak türün varlığının devamı sağlanmış olur.

Özdemir Asaf'ın çerçevedeki yazısı, anlatmaya çalıştıklarımızı değer anlamında ve aritmetik modellemeyle (Sen - Ben = Herkes) güzel özetlemiş.

Bize değer katan bir kaynağın hayatımızdan çıkması ile, bizlerde çoğu zaman burukluk, zaman zaman da patoloji (hastalık) boyutuna varan arazlar da oluşturabilir. Bu, REDDEDİLMEDİR. Diğer bir ifade ile DEĞERSİZLEŞMEKTİR.

Peki, beynimizde değer kavramını yaratan yer neresidir diye sorulursa bunun merkezi, beynimizin ortasında bulunan, birkaç alt sistemin birbirine bağlı olarak çalıştığı ve adına LİMBİK SİSTEM denilen kısımdır. Limbik sistem, değer dediğimiz kavramlar da dahil duygularımızın üretildiği ve kontrol edildiği yerdir.

Buna karşılık, düşünme, karar alma, problem çözme, strateji gütme ve zeka dediğimiz kavramlar alnımızın hemen arkasında, beynimizin hemen önünde ve adına PREFRONTAL KORTEKS denilen kısımdır. Bunun anlamı, beynimizde limbik sistemde meydana gelebilecek bir araz, düşünen beynimiz (prefrontal korteks) ne kadar sağlam olursa olsun, isterseniz en zor matematik problemleri çözecek kadar zeki de olsa, düşünerek veya düşünce gücüyle değer yaratamadığımız gibi değer dediğimiz kavramın da ne olduğunu anlayamayız.

Bu anlamda Eleanor Roosvelt'in "Hiç kimse sizin izniniz olmadan, size kendinizi değersiz hissettiremez" sözüne baktığımızda, cümledeki "sizin izniniz olmadan" şeklindeki irade beyanında, değer dediğimiz kavramın, aslında karşımızdakine atfedilen bir argüman değil, kendimize ait olduğunu daha iyi anlarız. Çünkü, kendimizi değersiz hissetmemizin sebebi, kendimize biçtiğimiz düzeydeki değer beklentimizin, karşımızdaki tarafından gerçekleşmediği içindir.

Nitekim bu değer kavramının karşımızdakine değil, bize ait olduğunu yukarıda da ifade ettiğimiz gibi "sizin izniniz olmadan" diyerek kontrolün bizde olduğunu (olması gerektiğini) dolayısıyla karşı tarafa verdiğimizi sandığımız değerin aslına kendimize ait bir değer olduğunu göstermektedir. Karşı tarafın bizi üzmesinin -aslında bizi üzen karşı taraf değil- nedeni, karşı tarafın davranışı etkisi altında, değer olarak ifade ettiğimiz argümanların kendi yönetimimiz altında olmadan karşı tarafın etkisine açık olarak bizim denetimimizde olmadığı, değerlerimize ait yönetimin kendimizde değil, dizginleri karşı tarafa bıraktığımız anlamında yorumlanmalıdır.

Benlik algısı dediğimiz kavramı da şu şekilde tanımlayabiliriz. Benlik algısı, kendimiz ile ilgili tüm düşünme ve davranış biçimlerini de dahil ettiğimizde, kendimizi kendimize nasıl tanımladığımızdır. Keza, başka birinin bizim hakkımızda ne düşündüğüne dair kendi düşüncelerimiz de benlik algısı kavramında değerlendirilir.

Ancak, benlik algısı ile kişilik, aynı kavramlar değildir. Kişilik, benlik algısını da içine alan, nispeten daha objektif kriterlerden oluşan, ortak davranış sergileyen gruplardan birine kişileri dahil etme sistemidir.

Özet olarak, karşımdakine verdiğim değer, benim kendimde bulunmasından hoşlandığım, sevdiğim, istediğim, haz aldığım, doğru bulduğum değeri karşıladığı kadardır. Bir başka deyişle, karşı taraf, bende olmasını istediğim değerleri karşıladığı, tatmin ettiği ölçüde değerlidir. Bu da kendimi iyi hissettirir, varolmama anlam katar. Onun içindir ki, çevremizle olan bağlarımız koptukça, sosyal ilişkilerimiz belli düzeyin altına düştükçe kendimizi değersiz hissederiz, depresyona gireriz. Kaldı ki, zaman içinde kendimdeki bazı değerlerim, hayat anlayışım, düşünce şeklim, ideolojim değişse (benlik algımdaki değişme) buna karşılık karşımdaki hiç değişmese, aynı kalsa, eskiye göre az da olsa karşımızdakinin değerini yitirdiğini hissederiz. Halbuki değişen o değil, kendimizizdir.

Can Yücel'in aşağıdaki özdeyişi de, değer dediğimiz kavramın, karşımızdakine değil, karşımızdakinin, bizim değer anlayışımızı ne derece karşıladığı üzerine kurgulanmıştır. Özdeyişteki "beklenti" kelimesinden hareketle, değer dediğimiz kavram ile tatmin edilmesi gereken kişi karşımızdaki değil kendimizdir, yani kendimizdeki değer ölçülerinin ALGISI kadar tatmin bekleriz. 

Günümüz değerlerinin başında 'saygı' hiç eksik olmaz iken, kendimiz harici herkesi saygısızlıkla suçladığımız bir toplumda yaşar olduk. Giyim tarzımızın İslam'a uygunsuzluğu,  cenaze töreninde farklı inançlara sahip isen 'el açıp dua etmeme hakkının' asla (!) doğru karşılanmaması, İslam inancını benimseyen insanlara 'ben kalıpların ötesinde yaşıyorum' cümlesini kurduğunuzda dinsiz damgası yemeniz, işte uzayan bu liste 'saygısız' kalıbına girmemiz için en kısa yol ayrımlarından birkaçı. Herkesi bu kıyafete sığdırmıyorum elbette. Günlük hayatımda tanık olduğum rastlantılardan ibarettir sadece.

Niçin emeğinin ekmeği varken, çala çırpa kazançlar saygısızlık olmuyor da sadık olduğumuz tarzımız insanlara 'dedikodu' yapmaları için bahane olabiliyor? 

Niçin doğruluk ve dürüstlük, inancı bütün insanların ağzından düşmezken; mevzubahis 'dinsiz' kelimesine geldiğinde tüm soyut değerler yaşamını yitiriyor, en doğru kendileri oluyor?

Niçin 'dinsiz' insanlar edepsiz, ahlaksız ve inançsız kategorisine yem oluyor?

Niçin Alevi, Sünni, Arap ayrımlarından ötürü ülkemizde bir çok seven 'bizden değil' sebebinden birlikte olamıyor? Bu insan'a saygısızlık değil mi? En beteri değil mi?

Türk toplumunda ki erkek baskındır kalıbı yüzünden kaç kadın dayağa maruz kalıyor, farkında mısınız? Hiç acımasız hayat hikayelerine tanık olup da tüyleriniz ürperdi mi? Gözleriniz doldu mu sinirden?

Müslüman değilsen 'dinine saygısız' oluyorsun da neden; hayvanlara eziyet edince, doğayı vahşice katledince insanlığına laf gelmiyor sevgili vatandaşım (!)

'Niçin?' sorgulamaları uçsuz bucaksızdır bu noktada. Mühim olansa 'ben' takıntısını kavrayabilmektir. Fark ettiyseniz her soru işaretim, içinde korkunç yargılar barındırıyor. Bir yandan da esirlik, kölelik.

Doğruluk ve dürüstlük dinsel bir kavram değildir. Terbiye, ahlah, edep müslümanlığın getirisi asla değildir. Sadece yakıştırılmış kavramlardır.

Fark ettiyseniz 'kavramdır' diyorum. Herhangi bir kalıba mensup olmadan. Zira bunlar yalnızca; insan olabilmenin -tarafsız- temel ilkelerine dahildir.

Cuma namazlarına gitmeyen erkeklerimiz de incelik sahibi olabilir, mini etek giyen kadınlarımız da terbiye ahlakını rahatlıkla takınabililir. Arapça dua etmeden de ruhunu teslim edebilir, namazsız da meditasyon yapabilirsiniz. Sadece sizin tercihinizdir bizim yapmadıklarımız. Bundan ötürü bizi farklılaştırmanız?! Tam da bu noktada, 'saygısızlık' kavramını bir kez daha irdelemenizi öneririm.

Yargılamak çok kolaydır. Bardağın dolu tarafına bakmadan boşluğunu tanrılaştırmak.. Ben 'tamamım' fikrine erişebilmek. Halbu ki insan, ömrü boyunca gelişir, öğrenir, hata yapar, tekrarlar. Daha iyisine ulaşabilmek için azimle çabalar. Ve hiçbir zaman 'ben tamamım' raddesine erişemez. Yalnızca 'ERİŞTİĞİNİ SANIR'. Sanmayın ne olur! Yargılamayın. Sizden farklı düşüncelere sahip diye farklılaştırmayın! Dini, dili, ırkı, cinsiyet tercihi sizinle uyuşmuyor diye onu kötülemeyin. Dünya tüm renkleriyle güzel. Her ışıltısıyla. Siz seçersiniz hangi renklerde aidiyet hissine erişebileceğinize. Siz karar verirsiniz, bir başkaları değil. Siz yaparsınız yanlışı, sonra tekrar siz düzeltirsiniz. Düşünce gücünüz ve varoluşunuz yalnızca sizin bedeninize ait, bir başkasının himayesinde değil!

Aşkım Kapışmak'ın çok sevdiğim bir paylaşımı:
Nasıl tanıyorlar bukadar beni? Islattığım mendillerin sahipleri gibi hepsi.
Ne kolay hakkımda yargıları var herkesin, ben kendimi bilememişken nasıl tarif edebiliyorlar ki beni?
Hiçbiri acıma tanık olmamış, kahkahalarımın nedeni olmamış.
Annemden emdiğim sütün tadını bilmeden nasıl bir yere yerleştirebiliyorlar ki beni?
Kaç çiçeği koparıp pişman olduğumu biliyor musunuz?
Babamdan yediğim tokatın acısını kim tattı?
Hanginiz salondaki halım ile sohbetime tanık oldu?
Dualarımı ettiğim tanrıyı tanıştırmadım ki sizinle.. Ne düşündüğümü seslendirmedim ki.
Kim bilebilir benim bayrak aşkımı.
Dinimide pazara çıkarmadım, Atatürk sevdamı vitrinlere koymadım ki.
Ne olur susun, ne olur gözlerinizi alın üstümden.
Sizlerle sadece güneşim, ayım, yıldızlarım ortak. Ha birde nasılsın sorusuna aynı cevabı veriyorum 'iyiyim'.
Ben sablonlarınızın etiketi değilim, ben masanızda dedikodunuz olmak istemiyorum.
Beni bana bırakın. Bana isim takmayın, kimlik vermeyin, hapsetmeyin kalıplarınıza!
Ben insanım, canlıyım. Nefesim var, nedenlerim var sebeplerim var.
Bana sonuçlarımla koşmayın.
Biraz akıl biraz vicdan biraz da hoşgörü yeter bana.
İzin verin geleyim, izin isteyin getireyim;
Beni, seni bizi, birbirimizi.
Aleyna Duygu Tavşanlı 
"Her geçen gün daha fazla kendimize benziyoruz." Bazen ‘bir cümle’ bazense bir 'ah' dahi insanlığa dair çok fazla ipucu verebiliyor elimize. Fakat değerlendirmesini bilemiyoruz artık, düşünmekten yana korkularımız, sorgulamaktan yana şüphelerimiz var. Dayatılan sisteme boyun eğiyoruz, kendimizden önce toplumu düşünüyor ve geri çekiliyoruz. Bir çok konuda... Sonuç? Kendimize değil, korkularımızın esiri bir ruh'a bürünüyoruz.

Beş dakikalığına tüm kalıpları bir kenara bırakıp sahiden nasıl yaşamak istediğimize adım adım ilerlesek? Yalnızca benliğimiz aktif. O teyze böyle der, bu amca şöyle görür değil. Doğru olduğunu düşündüğümüz yolda tüm engelleri kaldırabilme olasılığımız varken neden bu hapsoluş?

Gündüz Vassaf'ın 'Ne Yapabilirim?' kitabından küçük bir alıntı:
Evrimimizin bir noktasında dinleri icat ettik.
Eksiklikleri varmış gibi dini olmayanlara dinsiz dedik.
İşkence ettik. Öldürdük. Sürgüne yolladık.
Türümüzün tarihi dinler resmigeçidi.
Dinler savaş meydanı.
Biri gitmiş biri gelmiş, dinler sıradanlaşmış.
Napolyon'un arkeologları olmasa Mısır'da tarihin en uzun ömürlü dinini bile bilmeyecektik.
Kimin, hangi dinden olduğu aileden gelme.
Ailenin hangi dinden geldiği?
Dinler öncesi hiçbir dinden.
Dinlerin ortaya çıkış amacı, avcı- toplayıcı kültüre sahip insanların yerleşik hayata geçmeleriyle, günlük ihtiyaçlarının artışı ve nüfus artışıyla süregelen zincirden ibarettir. Önce her kavramın çıkış noktasına değinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kalıplardan kurtulmalıyız derken, bu yalnızca dinler değildir. Dünyaya, apaçık bir penceren bakabilmek varken düşünsel kalıplarımızla bakış alanımızı daraltmamız kendimize yapabileceğimiz en büyük haksızlıklardan olsa gerek. 

Tüm insanlık birdir. Hepimiz huzurlu, özgürce, haklarımızı savunarak yaşamayı yeğleriz. Özümüze dönünce hepimizin istekleri aynı doğrultudadır. Fakat araya din, siyaset, kültür çatışması vb. araçlar girdiği müddetçe önümüz sürekli kesilecektir. İşin sırrı araştırmakta yatıyor; 'neden? / niye?' diye sormakta...  Gerekirse yanlış'ı savunup, doğruya çabayla ulaşmakta... Tüm insanların aklını elinden geldiğince kullanabilmesi ve bilimi savunmaları dileğiyle.

Aleyna Duygu Tavşanlı
Bir şeyi ‘yapmak’ ve bir şeyi ‘yıkmak’ arasında fark var mıdır? Bu iki sözcük tamamıyla zıt kutuplarda ele alınmış ve dinamik günlük dil kullanımında kendi kaderlerine terk edilmişlerdir. Oysa bu iki eski ahbap, ortak bir noktada buluşurlar: Değişim. Tam bu noktada, gözlemlenen ve seyri betimlenmek istenen bir oluşun geçirdiği değişimleri ortaya koyabilmek için kullanılan oldukça eski bir ölçüm sistematiğine (aslında belki de zihnimizin bize oynadığı bir oyuna) değineceğiz: Zaman. 

Şunu çok açıkça belirtmeliyim ki bu yazının sonunda, okuyucunun zihninde birden fazla büyük soru, hatta oyuk oluşması amaçlanmıştır. Bu yüzden zamanı irdelemekteki temel gayem, oldukça geniş ve bir o kadar da işgalci kavramlara değinerek zamanı etraflıca ele almak ve onun en fazla ‘ne olabileceğini’ masaya yatırmaktır.

Zaman, evrimsel çizgide tarih öncesi dönemlerden bu yana tüm canlılar için yaşamın esaslarından biri olmuştur. İnsan ırkı da dahil olmak üzere ekosistemde hayvan ve bitki hücreli üyeler için acıkma-beslenme dönemleri, çiftleşme–üreme mevsimleri, gece ve gündüzü ayırt edebilme, yılın belirli dönemlerine göre birçok yaşam biçimi oluşturma, göçler, yaz ve kışa hazırlık (su kaynağı arama/besin depolama) gibi sayısız yönelim, zamana ve onu fark etmeye bağlı gerçekleşmiştir. Bugün yaşadığı çevrenin ve kendisinin en çok ‘farkında’ olan, en komplike ve en planlı davranışları sergileyebilen organizmanın insan olması, acaba onun yeryüzünde zaman ile en çok uğraşmış varlık olmasıyla ilintili olabilir mi?

Duran bir zaman bize neyi sunar?
İlk Çağda evren, çoğunlukla belirsiz ve anlamsız bir yığın iken kendisine şekil verilmiş bir tasarı (tam formuna erdirilmiş taslak) olarak düşünülmüştür. Platonun mutlak idealı tanrı dönemini de bu çemberde düşünebiliriz. Önceleri bir “The Creator” imajına sahip olmayan tanrı, Orta Çağda palazlanan Kilise doktriniyle artık yaratılan bir tözün mimarı olarak revize edilmiş ‘değişmez, mutlak yaratıcı’ sıfatlarına kavuşmuştur. Hemen birkaç soru daha doğacaktır: Ya tanrı? Tanrı değişir mi? Zaman, tanrı için işlemekte midir Tanrı zamanın dışındaysa zamana bağlı olan eylemleri nasıl gerçekleştirebilir? Eğer tanrı mutlak ve değişmez olan ise tanrı için zaman yoktur demek gerekmez mi? Varlık, değişim esasına dayanmaz mı? Kendisi için zamandan söz edemediğimiz bir kavram için ‘vardır’ denebilir mi? Varlığı ne ile sınanacaktır?

Değişim yoksa zamanın önemi var mıdır?
Bir tasarı, boyut ya da fenomen, nasıl ele alınırsa alınsın, zaman hiçbir dönemde basit ve alelade tasarlanabilmiş, sınırları çizilebilmiş bir fikir olmamıştır. Tıpkı sonsuzluk veya hiçlik ideleri gibi, zaman için sorulan sorular da daima son derece büyük sorular olmuştur. Erken 20. Yüzyıl fiziğinde, zamanın dördüncü boyut olarak ele alınıp alınamayacağı tartışılmaya başlanmıştır. Tarihsel seyrinde zaman algılarından bahsetmeden önce, materyal (somut) varlığın boyutlarından ilki olan noktaya değineceğiz.

Temel geometrinin bir uzunluğa, biçime veya ölçüye sahip olmayan birimi noktadır. Nokta, ayrıca sıfır boyutludur ve ölçümsel metrik sistemde herhangi bir aralığa veya değişkenliğe sahip değildir. Buradan, üç uzanıma sahip doğrunun oluşturacağı üç boyutlu nesnelerin tamamının orijinlerinin bu doğruları oluşturan noktalar olduğuna ulaşırız. Noktanın bu tersine döndürülemez temel ve öz yapısına karşın, doğada noktaların kombinasyonları ile oluşmuş iki ve üç boyutlu kurulumlardan söz edebilmekteyiz. Bu kombinasyonlar arasında üç boyuta sahip insan, varlığı dogmatik olmayan ve sürekli olarak değişen, kendi gibi üç boyutlu çevreleri doğrudan algılayabilen bir kurulumdur. Sınırlılıkları ise insanı dört boyutlu yapıları doğrudan algılamaktan daha çok onları tasarlamaya iter. İnsanın tüm zihinsel tasarıları, kültürünü üzerine kazıdığı dili ile kendini belli etmiştir. Bu kodlara bakacak olursak, yaşam süresi içerisinde insanın zamana ilişkin tasarlayabildiği en küçük ve durağan bileşen, dilde ‘an’ sözcüğüyle kendine yer bulur. Burada bu sözcüğe ilişkin esaslı bir problemden söz etmek mümkün. Doğum ve ölümümüzü bir süre olarak ele alırsak, insan bu en küçük bileşenlerden yani an-lardan meydana geliyor olmalıdır. Peki ‘an’ denen minimal birimi zamana dahil etmeli miyiz? Düşünen adamlar arasından ünlü bir tanesi bu soruya ‘hayır’ diyecektir: Aristoteles.

Zamanı, Aristoteles’in ekseninde yalnızca hareket ve değişim ile bağıntılı bir kavram olarak ele alırsak, Zaman Kavramı kitabında alıntılanan şu sözüne ulaşırız:
 “ …‘şimdiki an’ zamanın bir parçası değil, çünkü parçanın bir ölçüsü vardır, bütünün parçalardan kurulması gerekir, oysa zaman ‘şimdiki an’lardan bir araya gelmiş görünmüyor. Kaldı ki geçmiş ile geleceği ayırır gibi görünen ‘şimdiki an’ acaba hep bir ve aynı mı kalıyor, yoksa hep başka, hep değişir bir şey mi, bunu görmek kolay değil…”
– Aristoteles
Aristoteles, şimdinin ve akışkan zamanın çatışıklığını bu sözlerle ortaya koymuştur. Felsefede algı ve anlamaya yönelik en yaygın aksiyom, bir şeyi ‘anlayan, idrak eden’ insan ve onunla idrak edilen arasındaki süje-obje ilişkisidir. Buna göre objeler algılanan şeylerdir ve ancak onları algılayacak olan süjeler yoluyla var olurlar. Bu yaklaşım birçok platformda “Görmediğim dağ orada değildir.” şeklinde basitleştirilmiştir. Platon, bu göreceli bilmenin karşısında durarak, her kavramın süjenin algıladığı objelerden öte ve üstün değişmez bir ideaya sahip olduğunu, kavramlara ilişkin ‘gerçek bilme’nin ancak ve ancak bu idealara ulaşmak ile mümkün olacağını öne sürmüştür. Tam bu aşamada, Kıymetli öğrencisi Aristoteles ile hocası Platon’un ayrıldıkları noktalardan biri, belki de zamandı. Çünkü değişmez ideaları merkeze alan, tam bu sebeple materyal olanın birer yanılsama ve illüzyon olduğunu öne süren hocası Platon’un aksine Aristoteles, gerçek olana duyu ve mantık çarklarıyla ulaşılabileceğinden söz eden ilk kişi olmuştu. Bu iki düşünürün savları, algılayışlarında ortaya çıkmıştı: Aristoteles’in mantık savları, birbiri ardına işlem ve çıkarımları gerektiren, tümdengelim ve tümevarım gibi akıl metodolojilerini şart koşan, hatta Aristo Kıyası gibi düşünce tarihinde oldukça önemli bir yere sahip tasarılar halinde sıralı ve planlı düşünme edimlerini kapsamaktaydı. Öte yandan sıralı ve planlı düşünme, Aristoteles’in düşlediği gerçeğe ulaşma yöntemlerinde zaman veya akış gibi kavramların varlığını kaçınılmaz kılıyordu.

Zaman, zaman-dışı bir durgunlukta düşünülebilir mi?
Sicim kuramında zaman, varlığın belirli bir ‘zaman aralığı’ kadar önce, belirli bir noktadaki hali ile onun şimdiki (ele alınan rastgele güncel bir noktadaki) hali arasındaki bir doğru olarak kabul edilir. Doğrunun iki ucunda yer alan post noktadan, doğrunun diğer ucundaki meta (son) noktaya uzanan bir akış ise zaman içerisindeki vakit olacaktır. Buna ‘süre’ de denebilir. Dilimizde periyot, müddet, devre, dönem, devir, çağ, aralık gibi sözcükler bulunur. Bunların nüansları için ise başlı başına bir yazı gerekiyor. Zaman algılarından sonra şimdi geleceğimiz nokta, zamanın işlevidir. Üç boyutlu olan insan, dördüncü boyut olarak kendine entegre halde bulunan zaman yoluyla üç boyutlu halinin seyrini ve değişimlerini fark edebilir. Dolayısıyla zamandan bir tür değişim betimleme aracı olarak da bahsedebiliriz.

Bu bilgiler ışığında, yazının teması olan yapmak ve yıkmak eylemlerini ele alacağız. Özünde nesnenin zamana bağlı hallerini sunan bu iki sözcük, bizlere sürekli olarak yeni hal bildirir. Yukarıda çizmiş olduğum formülde, son derece asgariye indirgenmiş bir düşünce tarzı bulunmaktadır. X noktasında, dikkatimizi verdiğimiz bir “şey” bulunur. X’in üzerinden kaşınılmaz olarak zaman geçecektir. Artık X’in konumu uzay-zaman içinde X+z (zaman)'dır. Buna göre zaman, sonsuz bir kesinlikle değiştiricidir. Ya yıkacaktır, ya da yapacaktır. Önce genellikle olumsuz nitelikler atfedilen yıkmak/yıkılmak eylemini ele alacağız.

Zamanın ana niteliği, bize kendimiz de dahil olmak üzer varlıkların durumları arasında kıyaslama yapabilme fırsatı verir. Bugünkü X ile dünkü X arasında özlüğe ilişkin değişimler, zaman yoluyla ifade edilir. Bir şeyin yıkılışı, onun sıfır boyutlu X noktasındaki halinin X + z haline geçişinden başka nedir? En nihayetinde, varoluşuna eklenen tek şey zamandır. Bir cama bir taş fırlattığımız anda, camı kıran şey taş değildir. Onu kıran zamandır. Aslolan zaman değil de ‘an’ ise ne olacaktır? Bu noktada Zeno, Aristoteles’e yakın bir fikri, ondan çok önceleri ortaya atar. Hareket bir yanılsamadır. Ok paradoksunu, az önce cama attığımız taşa uyarlayalım. Eğer “an” denilen şey, belirli tekil noktalar ise, attığımız taşın hareket edecek zamanı yoktur. Bu sebeple durağan haldedir. Takip eden “an”ların hepsinde de aynı halde olacaktır. Öyleyse hareket imkansızdır. Birbiri ardına sıralı durağanlıkları çizgiselleştiren göz (beyin), bu en büyük yanılsamaya tutulmuştur. Burada, paradoks içinde paradoks oluşuyor: Camı, taşın durağan olan nihai hali (noktası) kırmıştır. Camın bütünlüğünün yıkılışı, onun herhangi bir noktadaki durağan bir “an”da, taşın herhangi bir noktadaki durağan bir “an”daki haliyle buluşması ile gerçekleşmiştir. Beynimiz ısınmaya başladığına göre, şimdi bu eylemi tersine düşünmenin sırası geldi.

Cama fırlattığımız taşın hareketini izliyoruz. Yaklaşık olarak iki saniye sonra camı tuzbuz edecek diyelim. Bu basit fiziksel etki-tepkiyi kayda almış olalım. Şimdi teknoloji üstü bir kamera yoluyla bu hareketi milyonlarca defa yavaşlattığımızı hayal edelim. Taşın ilerleyişi muazzam bir hız kaybına uğruyor. Yavaşlatmayı devamlı olarak arttırıyoruz. Cama yaklaştıkça hızı daha da azalıyor. Taş bir yerde öylesine yavaşlıyor ki hareketleri seçilemez olmaya başlıyor. Bir noktadan sonra gözümüz onu duran bir nesne olarak görüyor. Ancak biliyoruz ki hala “durdur” tuşuna basmadık ve taş hareket halinde. “Durdur”a basmadan, videoyu sonsuzluğa uzanan bir yolda yavaşlatmaya devam ediyoruz diyelim. Elbette taşın seyrini ayırt edebileceğimiz noktayı çoktan geçtik. Burada tek bir nokta önemlidir: Taş hala ilerleme halindedir, ve video sonsuza kadar yavaşlamaya devam edecektir. Bildiğimiz şey ise, mevcut evren mekanizması içinde, videomuz yirmi milyar yıl boyunca yavaşlamaya devam etse bile taş asla ama asla geri gitmeyeceğidir.

Zihinlerimizde yıkmak eyleminin tam karşısında yapmak eylemi bulunur. Yukarıdaki şemanın aynısını bu eylem için düşünmek mümkündür. Yapmak, yıkmak/yıkılmak eyleminden bir noktada farklıdır. Bunun sebebi, bir şeyin yıkılması için yapılmış olmasının (var halde ve mevcut bir oluşa sahip olmasının) gerekmesidir. Bir duvar düşünürsek, onun yapılışı da ancak ve ancak zamana bağımlıdır. Zorluk ise duvarın oluşum aşamasında ortaya çıkıyor. Duvar nedir? Üst üste dizilmiş tuğlalar mı? Yıkılanın, yapılmış (ve tamamlanmış) bir ‘duvar’ olduğuna nasıl karar veririz? X ve [X + z] arasındaki gerçek fark nedir? Duvar yıkılmış mıdır?

Aslında bu sorulara karşılık gelebilecek nitelikli savlar, “Ahlak Ötesi Anlamda Doğru ve Yalan Üzerine” adlı eserinde F. W. Nietzsche tarafından ortaya atılmıştır. Nietzsche bu esaslı problemlerin kökünde dilin yattığını vurgular. Bir şeyin yapılması veya yıkılmasının altında, adlar uzanır. Adlandırma, nesnenin varlığının dondurulmasıdır. Bir hamur, pişene kadar kek olamaz. Belirli işlemlerden geçer, masaya konur ve o “kek” sınıfına girmiştir. “Kek” yapılmış olur böylece. Peki ya unutulup fırında yanan hamur? Diğer bir deyişle fazla “kek” olmuş hamur? Dilin doğasında, kendisine bir ad vermediğimiz hiçbir şeyin varlığından söz edemediğimiz gerçeği uzanır. Duvar ve kek gibi, süreç-tamamlanış içeren tüm sözcük modellerinde zihinsel şemalar devreye girer. “Duvar” imgesi, bir insanın zihninde çoğunlukla iki tuğladan oluşmaz. Çünkü iki tuğladan oluşmuş bir bütüne herhangi bir ad vermemişizdir. ‘Duvar’dan söz edilirken, zihnimizde söz gelimi yirmi tuğlanın dikey bir şekilde tümleşik halde oluşturduğu bir yapı canlanır (fakat bu yapı yatay olursa bir duvar değildir). Ancak kırk metrelik tek parça halinde blok bir taşa da ‘duvar’ diyebiliriz. Can alıcı nokta ise nesnelerin (nesnelerin adlarının), henüz durağan olan kendi varoluşsal hallerinde dahi bir sorun niteliğinde olduklarıdır. Tıpkı bir ‘süre’nin ne zaman başlayıp bittiği onu sonsuz anlara böldüğümüzde bilinemiyorsa, insan zihninde de ‘duvar’, ‘kek’ sözcüklerin nitelediği gerçek nesnelerin tam olarak neyi kapsayıp kapsamadığı, bu sınırların nerede başlayıp bittikleri belirsizdir. Nesnelerin varoluşlarını etiketlediğimiz adlar, onları zamanla birlikte düşünmekten çok daha önce, daha kendi içlerinde birer açmaz halindedir. Bu, insanın her biri birer çıkmaz sokak olan adlar yoluyla, değişimlerden ibaret olduğunu iddia ettiği ve mütemadiyen genişleyen evreni zaman ve akış içerisinde niçin asla kavrayamayacağının kanıtıdır.

Son bir hamleyle yazının ortalarına geri döneceğiz. Biraz serüven tadında olmuş olsa da, artık sonuca yakınız.

Bir taşı alır ve yere dikeriz. Çoğumuza göre bu bir duvar değildir. Belki veya üç taş için durum aynıdır. Çok daha fazla taşı simetrik şekillerde üst üste koyar ve bir bütünlük veririz. O artık bitmiş(!) bir duvar gibidir. Fakat günün birinde gelir ve bir kat daha çıkabiliriz. İşte o, hala bir duvardır. Peki insan? Gerçek kendisi hangisidir? Tıpkı bir duvar gibi, başladığı ve bittiği, özünün denk geldiği o tekil an asla bilinemeyecekken, insanın bu kesinlik arayışı trajediktir. Bu sebeple Wittgenstein’a göre sorulmuş en büyük sorulardan biri “Ben neyim?” sorusudur. İnsan ki, ömrü (bilinçli bulunduğu varlığı) süresince sonsuz ‘an’lar tecrübe eden, bu kesik kesik bileşenlerden meydana gelir, işte bu insan, kalbinin sonsuza dek duracağı o son ‘an’a kadar tüm belirsizliklerini yanında taşımayı sürdüren bir noktalar yığınıdır. Bu tespitin bizleri sürüklediği içinden çıkılmaz varoluş sorunu, sözünü ettiğimiz sonsuz durağan noktaların hangisindeki “benlik”in gerçek “benlik” olarak ele alınacağıdır. İşte bonus paradoks: Her ‘an’ başka bir benlik demek ise, sonsuz benlikten söz etmemiz gerekecektir. Eğer aksini düşünür ve anların oluşturduğu tek bir “son benlik” konusunda ısrar edersek, bu kez “İnsan tek bir andan oluşur.” noktasına varırız. Oracıkta bir nokta oluveririz. Bu da bizi sonsuz bir sıkışmışlığa sokar. Hangi perspektifi benimsersek benimseyelim, insanın zaman felsefesi ile dil aracılığıyla boğuşması, onun varoluşunu tehlikeye atan boyutlara uzanmaktadır. Belki de bu yüzden binyıllardır süregelen doğu doktrinleri, hakikat olduğu iddia edilen değişmeze ulaşılacak yolda en son basamağın zaman olduğunu söylemişlerdir, kim bilir?

Yukarıda bahsettiğimiz neredeyse her şey, özünde büyük meselelerdir. Çünkü zamanın “akan bir şey”olarak kabulü, ona bir hareket biçmek demektir. Bizzat devinimleri algılamak ve ölçümlemek için kullanılan bir aracın hareket ettiğini tasarlamak, pamuk ipliğine bağlı aklımızın çökmesi için yeter de artar gibi görünüyor.

Son olarak, geniş çaplı bir karşılaştırma yapılmak istenirse zamanın sıralı oluşları betimleme aracı olarak ele alınmasını tavsiye eden Newton kanatlı görüşün karşısında onun bir hiçlik olduğunu ortaya atmış Kant okunabilir. Ancak hiçliği tartışmak hiçliği büyütür. Burada yüzlerce düşünürün yüzlerce fikrini paylaşmak mümkün tabi ama bunun yerine önerim, tam şimdi şu zamanda oturup kendi kendimize zamanı düşlemektir. Yanlış sorular yanlış yanıtlar doğurur aforizmasından hareketle, ‘zaman nedir’ sorusunu ‘zaman ne olabilir?’ olarak değiştirebilirsek, zamanı hep birlikte konuşmaya başlayabiliriz. Olur da bir gün kendimizi varoluşsal sorunların batağında bulursak, şunu anımsayabiliriz:
“İnsanın ölçüsü ya zamandır, ya da hiçbir şeydir. Bu sebeple, varlığını başı ve sonu bilinmeyen en büyük nehir olan zamanın yataklarında ve yine bizzat zamanın refakatinde arar. İnsan zamanı anlayamaz. Çünkü o, olsa olsa kısa bir ‘süre’dir.”
Buranuna
Evrenin büyüklüğünü çoğu zaman kavramakta zorlanırız. Her biri milyarlarca yıldıza sahip milyarlarca galaksinin olduğunu söylemek kolay, ama bunun ne denli büyük bir alana tekabül ettiğini kestirmek ise zor iştir. Elbette bu büyüklük, evrenin başka zeki yaşam formları ile dolu olduğunu ispatlamaz, ancak -zeki veya değil- başka yaşam formlarının olmasının makul ve mümkün olduğunu bizlere gösterir.

Öte yandan, evren sadece çok büyük değil, aynı zamanda çok küçüktür de. Hayal edebileceğimizden bile daha küçüktür. Ve dahası, atomaltı seviyede parçacıklar sürekli bir cümbüş ve karmaşa halindedir. Sonsuzluğa uzanan devasalığıyla makro evrenin, hiçliğe yaklaşan ufaklığıyla mikro evren ile ilişkili olması, Her Şeyin Teorisi adı altında kuantum mekaniği ve genel görelilik kuramının birleştirilmesi, yani kendi kuralları olan bu iki farklı alanın bir bütün haline getirilmesi hiç kuşkusuz evreni ve dolayısıyla kendimizi anlamak adına oldukça önemli bir adım olacaktır.

Elbette ki, bilim insanlarını günümüzde zorlayan bu konuyu, bizlerin oturduğumuz yerden çözmesi beklenemez. Ancak 1977'de IBM için hazırlanan bu kısa metraj belgesel, ne ile uğraşıldığını, büyüklük ve küçüklük skalasının ne denli geniş olduğunu ve bizlerin bu yelpazede bir noktadan nasıl daha küçük yer kapladığımızı ortaya koyuyor. Sabit bir noktadan 10'un katları şeklinde büyüyen ve sonrasında küçülen kamera, içinde yaşadığımız evrenin nasıl bir şey olduğunu anlamamızı sağlıyor.


Hayyam
TOLSTOY'UN özdeyişine baktığımızda, neden onca iyiliğe karşılık yapılan tek bir yanlış hatırlanır? Bunun bir nedeni olmalı.

Şöyle bir soru soralım? Karşımızdakinin bize gösterdiği onlarca olumlu davranışa rağmen, sadece tek bir olumsuz davranışı ile ona karşı duyduğumuz güvensizlik, bir düşüncenin eseri midir, yoksa, düşündüğümüz için değil de, beynimizde hazır beklemekte olan ve düşüncemizden bağımsız bir potansiyeli tetikleyip kilidini açmak mıdır? Neden, testlerdeki gibi, üç yanlış bir doğruyu götürmek yerine, bir yanlış, bazen bir çok doğruyu götürmektedir?

İyi davranışlarıyla bildiğimiz bir tanıdığımız veya arkadaşımızın, bilerek veya bilmeyerek bize yaptığı yanlış bir davranış sonrası, onu, ya tehdit olarak algılarız ya da davranışlarımızla belli etmesek de ona karşı daha temkinli oluruz.

Eğer böyle bir olgu, hemen hemen bütün kültürlerde görülüyorsa, bir kişinin, bize gösterdiği birden fazla doğru davranışına karşılık, o kişinin tek bir yanlışı ile ona olan güvensizliğimizin kökenini, yaşadığımız kültürün  bir "öğretisi"  değil, aksine bu olgunun kökeninin "doğuştan" geldiği şeklinde bir düşünce olmalıdır. Daha açık bir deyişle, bunun nedenini bizzat genlerimizde aramalıyız. Çünkü, düşünme şeklimiz ve davranışlarımızın ilk belirleyicileri, genlerimizin, beynimizdeki nöronlar arasında oluşturduğu bağlantılardır.

Karşımızdakinin tek bir yanlışını bile doğrularından daha fazla önemseyen yer, beynimizin ortasındadır. Duygusal beyin denilen, diğer adıyla limbik sistemin bir parçası olan "amigdala" isimli badem büyüklüğünde ve şeklindeki iki adet (her biri, beyin yarı kürelerinden birinde olmak üzere) oluşum, bu ayırt edici önemli görevi yüklenmiştir.

Yine, kabaca şakaklarımızın hizasında ve beyin yüzeyinden biraz derinlerde bulunan "insula" isimli oluşumlar da (her iki beyin yarı küresinde olmak üzere) benzer fonksiyonlar için amigdalaya destek verirler.

Amigdala ve insula, daha biz doğmadan, ebeveynlerin bize aktardığı genler vasıtasıyla edindiği hazır programları çalıştırmaktadır. Bu programlar, ifade edildiği gibi hazır gelir, öğrenerek edinmeyiz. Söz gelimi amigdala, korkmamızı, tehlike karşısında kaçmamızı, gücümüz yetiyorsa o tehlike ile baş etmek üzere saldırmamız üzerine faaliyette bulunur. İnsula ise elimiz bir yere sıkıştığında çektiğimiz acı, aşık olduğumuzda çektiğimiz acı, bir şeyden tiksinmemizi insula sağlar. Ve bunların hiçbirini öğrenmeyiz, doğuştan gelir. Bu aynısıyla, gözümüze doğru gelmekte olan bir cisimden gözümüzü korumak için göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan refleks gibidir. Göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan bu talimat, düşüncemizin değil, beyin sapından gelir; doğuştan gelen bir sistem bilgisidir. Benzetme yaparsak, yeni doğan bir bebeğin öğrenmediği halde ağlaması veya öğrenmediği halde, uyurken yanında yüksek bir ses ile uyarıldığında korkması, irkilmesi gibi. Bebek,  ne ağlamayı ne de korkmayı öğrenmemiş, ancak atalarından aldığı genetik bilgi ile, dış dünyanın şartlarına hazırlıklı gelmiştir. Çünkü korku, dış dünyanın tehlikelerinden kaçıp hayatta kalabilmenin neredeyse temel fonksiyonudur.

Günlük hayatta, bize karşı yapılan tek bir yanlışın, birçok doğruyu götürmesine karşılık oluşan güvensizlik, düşüncelerimizin değil, aksine, hemen hemen düşüncelerimizden bağımsız çalışan bu iki beyin organeli ile oluşmaktadır. 

Bunun da nedeni, insanın bugünkü durumuna gelinceye kadar, o bireyin var olabilmesi ve bunu sürdürebilmesi için karşılaştığı tehlikelerin ve tehditlerin (kötülükler), karşılaştığı olumlu hallerden (iyilikler) çok fazla oluşu ve buna bağlı olarak bu türden tehlikelere ait bilgilerin evrimsel süreçte, amigdalada ve insulada depolanmasından dolayıdır. Daha açık söylemek gerekirse Tolstoy'un söylemi bilinçli bir kararımız değil, beynimizin derinliklerinden gelen tetikte bekleyen potansiyel sistemin bir kararıdır. Bunun da anlamı, zaten bana zarar vermeyecek iyi bir davranışa hazır olmaktansa, her an olabilecek kötü bir durum için kodlanmış bilgi, beynimizde oluşmak üzere daha biz doğmadan atalarımızın genlerinde zaten mevcuttur demektir. 

Beynimizdeki bu iki unsur (amigdala ve insula) ile, sadece bizim karşılaştığımız tehdit ve tehlikeleri değil, bizim, binlerce hatta birkaç milyon yıl evvelki atalarımızın maruz kaldığı tehlike ve tehditleri bugün bile, sahip olduğumuz beynimizde taşıyoruz demektir. 

Eğer bu tür hazır bilgiler, doğuştan gelmemiş olsaydı, bizlerin, doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma şansı olmaz varlığımızı sürdüremezdik. Çünkü, korku, kaygı, cinsellik, rekabet, psikolojik savunma mekanizmalarımız ve daha bir çoğunu, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz. Bir başka deyişle korku, kaygı, rekabet vb. olguları, hiç yokken, öğrenme ile bir bireyde oluşturamayız. Yapabildiğimiz yegâne şey, doğuştan yani genlerimizle atalarımızdan gelen bu birikimlerin depolandığı amigdala ve insuladaki ilkel bilgileri, öğrenme dediğimiz fonksiyonla yeniden yapılandırmamız, yönlendirmemiz veya çeşitlendirmemizdir. Bu tür bilgiler bir anlamda, satın aldığımız bilgisayarla beraber gelen işletim sistemi gibidir. Sonraki bilgileri, bu işletim sistemi sayesinde bilgisayara (beynimize) yükleriz.

Bu arada, amigdala ve insula gibi oluşumlarda sadece bizler için fiziksel tehdit ve tehlikelere karşı değil, aynı zamanda dışlanma, aşağılanma vb. davranışlar için de korumaya programlanmışlardır. Buradan da anlıyoruz ki, güven, sadakat vb. unsurları, sonradan, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz, genlerimizde kodlanmış olarak doğuştan gelir demektir. 

Şu sorulabilir. Peki, içinde yaşadığımız kültürde güven, sadakat vb. değerleri/kavramları hiç mi öğrenmeyiz? Aslında bu sorunun cevabı "hepsini öğrenmeyiz, öğrendiğimizi sandığımız kısım,  doğuştan gelen temel bilgilerin, sonradan, içinde yaşadığımız kültür vasıtasıyla geliştirildiği veya güdük bırakıldığı" şeklinde olur. Daha açık bir ifade ile, öğrenme dediğimiz şey, doğuştan gelen temel bilginin yeniden şekillenmesi veya bu temel bilginin üzerine bina edilen bilgidir. Yani zaten mevcut bir bilginin üzerine ilave edilme eyleminden bahsediyoruz. Genlerle gelen bu temel bilgi olmasaydı, üzerine, neyden sakınmamız, neyden korkmamız veya neye yakınlık duymamız gibi kültürle gelen bilgileri öğrenemezdik. Böyle bir öğrenme süreci olmazdı.

İşte, öğrenme dediğimiz kısım, o kültürün kendisinin çevre ve daha başka etkilerle oluşturduğu gelenek-görenek, örf-adet, din gibi unsurlara bağlı olarak oluşan davranış ve düşüncelerin, yukarıda bahsedilen temel bilginin üzerine bina edilen (kuşaktan kuşağa aktarılan) bilgilerdir. Kastedilen öğrenme dediğimiz eylem budur. Dolayısıyla, genlerimizde kodlanmış ve "güven" dediğimiz bu temel bilgiler olmasaydı, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi güveni geliştirmek üzere öğreneceğimiz bilgi de olmazdı. Güven, doğuştan gelirken, nasıl ve ne şekilde güveneceğimize dair yol ve yöntemleri ise "yaşayarak" veya kuşaktan kuşağa aktararak, içinde bulunduğumuz kültüre bağlı olarak öğreniriz. Yine, daha evvel ifade ettiğimiz gibi, bilgisayarı aldığımızda, işletim sistemi olmasaydı, bilgisayara istediğimiz program veya bilgiyi yükleyemeyeceğimiz benzetmesi gibi.

Şu soru da sorulabilir. Peki, bizler beynimizin bu anlamda duygusal esiri miyiz? Eğitim denilen olgu ile yine "duygusal zeka" adı verilen süreçleri belli ölçüde daha makul ve iradi olan davranışlara çevirme çabasına elbette ki giriyoruz. Diğer bir ifade ile duygularımızı belli ölçüye kadar yönetebiliriz. Ancak, beynimizdeki nöronal ağların bağlantıları yirmili yaşlara kadar devam ediyor da olsa, bizlerin hayatında temel faktör olan duygusal davranışlarımıza ait bağlantılar altı, sekiz haydi bilemediniz on ikili yaşlara kadar kişiliğimizi oluşturacak şekilde tamamlanmış oluyor. Bu bağlantılarla beraber oluşan gelenek-görenek, örf-adet ve din gibi "inançlarımızı" dahil edebiliriz. Bu bağlar kurulduktan sonra, bir daha kolay kolay geri dönüş olmuyor. Gelecekteki mutlu günlerimiz, kaygılarımız ve depresyonlarımızla, dogmalarımızla, değişmez inaçlarımızla potansiyel bir kişilik oluşturuyoruz.

İyilik ve kötülük anlamındaki temel/kök bilgilerin doğuştan geliyor olması bizi, bir başka konuya daha götürmektedir. Eğer din ve benzeri argümanlar olmasaydı insanlar yine de iyilik ve kötülüğün farkında olmazlar mıydı? Başka türlü sorarsak, iyilik ve kötülük diyebileceğimiz bu algılar din kavramı ile mi gelmiştir? Rahatlıkla diyebiliriz ki din ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Söz gelimi, doğuştan gelen ve ahlak anlamında "iyi davranış" olarak niteleyebileceğimiz, annenin, yavrusuna bakması, onu koruması, kayırması, beslemesi bir iç güdü olarak gelmiştir. Görülüyor ki annenin çocuğunu koruma iç güdüsü öğrenilmiş bir unsur değil, temeli, genlerle gelen bilgi aktarımına dayanmaktadır. İşte, çoğaltacağımız bu ve benzeri temel bilgiler, insanların kötülük karşısındaki kendilerini koruma ve iyilik denilen kavramla da birbirlerine destek vererek, en ilkel insandan başlayarak toplulukların ve dolayısıyla insan türünün varlığının devamı sağlanmış olmalıdır. Eğer insanoğlunun iyilik-kötülük anlamındaki genlerle gelen seçiciliği (!) olmasaydı, daha dinlerin bile olmadığı zamanda türün devamı mümkün olmazdı. Nihayetinde, gündelik hayatımızda, onca iyiliğe rağmen bize yapılan bir kötülükle, kendimizi karşımızdakinden veya olabilecek diğer afetlerden sakınmak (ilkel bir insan için mağarada yaşamak), kültürden, dolayısıyla öğrenmeden bağımsız olarak türün varlığını korumuştur. Din veya kültürle oluşan gelenek görenek, örf adet gibi kalıplar ise, genlerle gelen bu bilgileri daha belirgin kılmış, çeşitlendirmiştir.

Bu arada, yukarıda da ifade edildiği gibi, kötülük dediğimiz bir eylem ile varlığımızın devamında illaki fiziksel bir eylem (dövülmemiz, öldürülmemiz) olması gerekmez , sözel olarak aşağılanmamız, küçük düşürülmemiz, görmezden gelinmemiz, bize karşı adaletsiz davranılması, bizden alınan borcun iade edilmemesi, malımızın çalınması ve benzer davranışlar da kötü davranışlar olarak sınıflandırılır.

Özetlersek, doğanın yıkıcılığı (çevremizdeki insanlar da dahil olmak üzere yapılan kötülükler), yapıcılığından (iyiliklerden) daha fazla olduğundan dolayı, insanın var olması ve kendisinin varlığını sürdürebilmesi için, bu tür koruyucu mekanizmalara ait temel bilgiler genlerimizde kodlanmış ve sonradan beynimizde davranışa dönüşerek (karşımızdakinin tek bir yanlış davranışı ile evvelki iyi davranışları yok saymamız) kendimizi emniyete almamız, tedbirli olmamız için doğarken gelen hazır bilgiler olarak belirmişlerdir. Çünkü, yıkıcılığın, yapıcılıktan daha baskın olduğu bu olayların varlığı sadece günümüzde değil, milyonlarca yıl öncesinden başlayan bir süreçtir.

Erol